26/5/2009 ·

Feminist Sağlık, Şifa ve Bitkiler

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında kadın özgürlüğü hareketinin bir parçası olarak kadınlar bir araya gelip, tıp seçkinlerinin kadın sağlığı ve kadın hastalıkları konularındaki tutumlarını sorgulamaya başladılar. Ataerkil kilise ve devlet düzeninin yükselişinin bir parçası olan erkek egemen tıp camiasının Avrupa’daki geleneksel şifa yöntemleri üzerine etkilerini incelediler.

Bu yeni tıbbın iyice yerleşmesi için, o zamana kadar sağlık konularının ana kaynağı olmuş kadın şifacıların bilgisi, becerileri ve otonomlukları ikinci dereceye itilmeliydi. 14. ve 15. yüzyıllardaki cadı avları sırasında, binlerce kadın, hastaları tedavi edebildiği, kadınlara doğum kontrolü ve bebek düşürme gibi konularda yardımcı ve bebek doğururken destek olduğu için yakılmıştı. Kadınlar ayrıca sömürgecilik ve emperyalizmin sonucunda yerlilerin şifa uygulamalarını n nasıl yerle bir edildiğini (ve edilmeye devam edildiğini) de incelemişlerdi.

Kadınlar, kadın özgürlük hareketinin temelinde yatan genel bilinç artışı grupları gibi bu konuda da kendi kendine yeten küçük gruplar ve klinikler oluşturmuştu ve bu ortamlarda sağlıkla ilgili deneyim ve birikimlerini birbirleriyle paylaşıyorlardı . Böylece sözde uzmanlar tarafından yok edilmiş veya önüne geçilmiş  bilgiyi yeniden talep etme ve var olan sağlık nosyonlarıyla mücadele etme gereksinimini gördüler. Bir araya gelerek vücutlarını incelediler, sezgilerini paylaştılar, pek çok sağlık problemlerini kendi kendine geçirecek çareler buldular ve fikirlerini yaymaya başladılar. Çeşitli kadın grupları tam anlamıyla kadının gereksinimlerini ortaya koyan yayınlar çıkardı. Bu yayınlarda bedenlerinin gerçekçi resimleri ve fotoğrafları ve sağlıkla alakalı her çeşit konuya yer ayrılmıştı.

Birkaç yıl önce bu fikirler ve yayınlardan etkilenen Brighton’daki birkaç kadın, bir kadın sağlığı kolektifi kurduk. Pek çok güçlüğe rağmen hafta bir buluşup tam anlamıyla radikal pek çok şeyi paylaşıp irdeleyebiliyorduk. (Kelimenin en geniş manasıyla) sağlıkla ilgili bilgiler ve deneyimleri bir araya getirmek ve bunların politik bağlamlarını anlamak üzere toplanıyorduk. Kapitalizm, ırkçılık ve ataerkilliğin insanları nasıl hasta ettiğini araştırıyorduk. Ayrıca “New Age hareketi”nin kendi kendimizi iyileştirme fikrini, büyük kolektif değişim hareketleri yapılmadan yalnızlaştırılmış bireylere satarak alternatif tıp potansiyelini nasıl tahrif ettiğini inceledik.

Pek çoğumuz ilk olarak sağlığımızla ilgili derinlemesine konuşuyorduk; zihinsel ve ruhsal sağlığımızdan, anatomimizden, cinselliğimizden, cinsel sağlığımızdan, regl dönemlerimizden, gebeliğimizden, kürtajdan ve tıp sistemi ile yaşadığımız deneyimlerimizden bahsediyorduk. Ayrıca bir kolektif olarak birlikte iken kendi kendimize muayeneler yapıyor ve bitkiler, masaj ve genel destek ile kendi kendimizi tedavi etme yolları buluyorduk. Hatta bazı kadınları bitkisel kürtaj yöntemleriyle destekleyebilmiş tik; önemli kitaplara erişebiliyorduk ve günlük destek verebiliyorduk. Artık haftada bir toplanmasak da hala araştırdığımız bilgileri derleyerek dergi çıkarmaya çalışıyoruz ve pek çok atölyede çalışıyoruz. Bunlarla ilgili daha fazla bilgi için veya bu makalenin yazarları ile temas kurmak için şu adrese e-mail atınız: anarchafeministheal th@yahoogroups. co.uk Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

Daha fazla bilgi için
Bu bilgiler hala çok marjinal durumda; bu yüzden bu fikirlerin mümkün mertebe paylaşılması çok önemli. Kadın sağlığı konusunda daha fazla ayrıntı, sağlıkla ilgili radikal eleştiriler ve DIY (Kendi kendine yap) sağlık tavsiyeleri için şuralara bakın:

A New View of a Woman's Body by The Federation of Feminist Women's Health Centers (Feminist Health Press, 1995). ISBN 0 96299 45 02. We cannot recommend this book enough. It's hard to get in the UK, but the authors of this piece will be able to supply copies soon. If you want more details get in touch with: Bookshop Collective, c/o The Cowley Club, 12 London Road, Brighton BN1 4JA, UK.

Herbal Abortion: A Woman's Guide to DIY Abortion complied and edited by Anwen (Godhaven Ink, 2002). Costs £2.50 (including postage) from: Godhaven Ink, Rooted Media, The Cardigan Centre, 145-149 Cardigan Road, Leeds LS6 1LJ, UK.

Hotpantz: DIY Gynaecological Herbal Remedies. Costs around US$3.00 from: Hotpantz CP, 871, Succ. C Qc, H2L 4L6, Canada.

Witches, Midwives and Nurses: A History of Women Healers by Barbara Ehrenreich and Deirdre English (The Feminist Press, 1973). ISBN 0 91 2670 134. Available for £1.50 from: re-pressed distribution, 145 Cardigan Road, Leeds, LS6 1LJ, UK.

Ayrıca bu iki web sitesi de bakmaya değer:
http://www.bloodsis ters.org/
http://www.geocitie s.com/sister zeus/


Çeviri:
Birdy

Kaynak:
Do or Die


--
-
Aforum - www.internationala. org

Yorum (0) Yorum yaz!

Beyoğlu'nda Feminist Aday;

22/3/2009 ·

Beyoğlu Belediyesi’ne feminist aday

İSTANBUL - Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’nın gönüllüsü Ülfet Taylı, Beyoğlu Belediye Başkanlığı için bağımsız aday olurken, insan hakları çalışmaları yapan transeksüel Belgin Çelik de aynı ilçedeki Katip Mustafa Çelebi Mahallesi’nde muhtar adaylığını açıkladı.
İstiklal Caddesi’ndeki seçim bürosunda dün yapılan basın toplantısında konuşan Taylı, “Kadınlar yerel seçimlerde kendi sözünü söylemek istiyor. Bu kez talep etmiyoruz, talibiz” dedi. Taylı, yerel yönetimlerde feminist politikaların gerekli olduğunu dile getirmek istediklerini anlatarak, mevcut yerel yönetimlerin yükümlülüklerine rağmen kreş ve sığınma evleri açmadıklarını söyledi.
Yerel yönetimlerin bugüne kadar hep erkeklerin bakış açısıyla yönetildiğini savunan Taylı, kadınları gören, onların farklı ihtiyaçlarını dikkate alan yerel bir politikanın, ancak feminizmle mümkün olabileceğini belirtti. Açıklamadan sonra kadınlar, şarkılar söyledi.

Transeksüel muhtarlığa aday oldu
Öte yandan, uzun süreden beri Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti ve Transeksüel Dayanışma Derneği (Lambdaistanbul) bünyesinde insan hakları çalışmaları yürüten transeksüel Belgin Çelik de Beyoğlu’ndaki Katip Mustafa Çelebi Mahallesi’nde muhtar adayı oldu. Adaylığını açıklayan Belgin Çelik’e feminist ve eşcinsel örgütleri destek veriyor.

Kaynak: Radikal.com.tr

Yorum (0) Yorum yaz!

13/2/2009 ·

"Eşitlik"

eşitlik kavramı aydınlama çağı ile ile yeniden insan canlısının gündemine girdi.ilk insan toplumlarında bu kavramı dillendirme ihtiyacı varmıydı bilmiyorum.ama insanlar o dönemde komün hayatı yaşadıkları için eşitsizlik diye bir durum söz konusu olmadığını düşünüyorum.bu durumu daha iyi anlamak için ilk toplumlardaki sakatlar,çocuklar ve yaşlılara nasıl davranıldığına bakmak lazım ki bu konuda da bilgi sahibi değilim
herkesin bildiği mülkiyetin dağılımı eşitsziliğin temel momentidir.mülkiyet denilen kavram insanlık sahnesine çıkınca bundan en çok zarar görenler o gün bugündür pek değişmedi
azınlık olan,kadın olan,çocuk olan,üretim dışında kalmış sakat olan,yaşlı olan,toplumsal cinsiyet kodlanmlarının dışında bir kod alan özetle her dönem değişen 'normal' normlarına uymayan her zat eşitsizliliğin öznesi olmak durumundadır
hal böyle olunca bu durum hiç bir biçimde eşitlenmeyecek demek midir? kapitalistlere göre böyle.sosyalistlere göre böyle değil ama onlarda uygulmada aslında böyle düşündüklerini gösterdiler.sosyalist ülkelerdeki azınlıklar ve kadınların durumuna bakarak bunu çok rahat görebiliriz
bana göre eşitilik üzerine en ciddi bir biçimde kafa yoranlar feministlerdir.dünya ve türk,kürt kadın hareketinin öncülerinin sol kültürden gelen kadınlardan olması bir tesadüf değildir.bu kadınlar eşitlik hak mücadelesi verdikleri erkek yoldaşlarının kendilerine pekte eşit davranmadıklarını görünce bu işte bir terslik var deyip eşitlik nedir nasıl bişedir üzerine ciddi ciddi kafa yormaya başladılar.hiyerarşiyi,eşitliği,iktidarın ne olduğunu en çok feministler tartıştı bu nedenle
bu erkeklerin bu kavramları es geçtiği anlamına gelmez ama. bunu söylemek dünya anarşistlerine ve komünistlerine en önemliside sevgili marcosuma haksızlık olur
lakın eşitlik en çok ezilenlerin ihtiyacıdır bu nedenle en çok onların gündeminde olur. bu algıda seçicilik mi?
aynı zamanda doğduğu günden beri eşitlik üzerinden eğitim almayan bizler ne kadar eşit davranbiliriz.insanlar eşittir bir komedidir bu yüzden.tanrı bütün kullarına eşit davranır diyen inanlar ise bu komedinin baş aktörleri.
her insan yaşadığı sürece çeşitli biçimlerde eşitsizliğe maruz kalmıştır mutlaka.bilerek yada bilmeyerek.yada eşitsiz davranmıştır birilerine.önemli olan bu değildir belkide.önemli olan eşitliğin bir insanlık hakkı olduğudur.ve diğer bütün canlılarında bu dünyayı paylaşma hakkının olduğu unutulmaması koşuluyla
.kadınlar duyarlı olduğunu söyleyen kadınlarla yıllarca kadın hareketi içinde çeşitli şeklillerde mücadele içinde bulundum.kadınlar en ezilen oldukları halde,eşit hakkı en çok dillendirdikleri halde nasıl eşitsizlikler yarattıklarına şahit oldum binlerce kez.
sonunda bunun bir kültür olduğuna zamanla değişeceğine bilince çıkarmadan halledilmeyceğine karar verdim.evet eşitlik bir haktır,bunu bilincimize çıkartarak işe başlayabiliriz belki gerisi gelir diye düşünmekteyim
eğer bir kadın/ erkek
- ne olmuş canım kürtler milletvekili olmuyormu bu ülkede,bak özal cumhurbaşkanı bile oldu diyorsa
- pkk lılara terörist derseniz samimiyetinize inanırız ey dtp liler yoksa yok dayatması varsa
- ne olmuş canım biz rumlar,ermeniler,yahudiler gül gibi yaşadık gittik yıllarca bu topraklarda diyenler türklerse
-tabii canım bende kadınların ezildiğine inanıyorum ama bu feministlerde çok uç şeyler söylüyor canım,bugünün koşullarında bu şartlarda onların dediğide abesle iştigal bunca işsizlik bunca sorun dert arasında cümlesi sıkça duyuluyorsa
- tabii canım sokak çocukları çok büyük bir sorun vallahi sokağa çıkamaz olduk şu kap kaçıların yüzünden devlet buna bir çözüm bulsun diyenlerin çoğu kadın ise.
bu memleketin sorunu nüfus planlması ile çözülecek.bak doğu ve güneydoğuya her evde 8 çocuk olmaz ki ama,hangi çağda yaşıyoruz nüfus kontrolu niye yapılmıyor diye feryat figan ediliyorsa,yani oklar hep bu bölgeleri gösteriyorsa
-ah biz çingenleri pek severiz çok rahat insanlar,çok tatlılar demeye bayılıyorsak
evimze gelen ev işçisi kadından'temizliğe kadın gelecek' diye bahsediyorsak
- giymediğimiz eskilerimizi'vallahi bir kere falan giydi küçüldü bu sizin çocuğa olur belki'deyip kapıcının çocuğuna veriyorsak.ve o kapıcı çocuğu o giyisi ile apartmanın kapsında oynarken giyisis verilen çocuk ona bakıyorsa ve bakışları ile ezmeye kalkışıyorsa
-çocuğa fotoğraf çeken bir cep telefonu aldım,ne yapyım bütün arkadaşlarında var gözü kalmasın dedim diyorsak
- kendimizden daha az bilgili kadınlara öyle değilmiş gibi,eşitmiş gibi davranıyorsak ve bu eşitlik kurgumuz,ütopyamız üzerinden yapılıyorsa
- sakat arkdaşlarımıza ya senin bu sakatlığının kaynağı ne nasıl oldu sorusunu soramıyorsak o incinmesin diye yapıyorsak bunu,sakatlığı yokmuş gibi davranıyorsak
kat edeceğimiz çok yol var demektir.eşitlik kaf dağının arkasında demektir henüz.henüz insan soyu bunu öğrenmemiş demektir.
lakin eşitlik haktır dersek heryerde,yüksek sesle,bıkmadan. beynimiz inanacak önce buna.biz inanırsak başkalarında inandırız belki
belki
umut fakirin ekmeği
ben bir fakirim zira...

Gagacum

Yorum (0) Yorum yaz!

Kadınlık Dolayımıyla Erkeklik Öznelliği

1/12/2008 ·


 

 
KADINLIK DOLAYIMIYLA ERKEKLİK ÖZNELLİĞİ

Çağdaş Demren

Erkeklik, Öznellik ve İktidar

Judith Butler�e (1990:vii-viii) göre iktidar, iki özne veya bir özne ve
öteki arasındaki mübadeleden, ilişkiden daha fazla bir şeydir. Toplumsal cinsiyet
hakkında düşünülen ikili çerçevenin üretiminde işleyen bir olgudur. Toplumsal
cinsiyetin (gender), cinsiyetle (sex) örtüşmesi gerekmez, kendini onunla
sınırlamaz. �Erkek�in inşası, onun bedeninden hâsıl olan bir şey değildir.
Şimdiye kadar toplumsal cinsiyetin cinsiyeti yansıttığı veya onun tarafından
sınırlandığı örtük olarak da olsa, bir ön kabul gibi görülüyordu (Butler, 1990:6).
Yani bir �erkek� ve �kadın� ikilisinden, eril bedene sahip olanların �erkek�
olacağı, dişil bir bedene sahip olanların da �kadın� olacağı düşünülüyordu.
Hâlbuki, toplumsal cinsiyet �kadın� ve �erkek� ikilisinden daha fazla bir şeydir,
çokludur ve cinsiyetten bağımsızdır. �Erkeklik� dişil bir bedene bağlı olarak da
ifade edilebilir. Butler bu noktada bir adım daha ileri gider. O, cinsiyet
kavramının da aynı toplumsal cinsiyet gibi bir kültürel inşa olduğunu, bu nedenle
de, �cinsiyetin� çoktan bir �toplumsal cinsiyet� olduğunu ileri sürer. Toplumsal
cinsiyet (gender), cinsiyetin (sex) kültürel bir yorumu değildir, cinsiyetin kendisi
zaten toplumsal cinsiyetlendirilmiş bir kategoridir2. Diğer bir deyişle toplumsal
cinsiyet, verili bir cinsiyet üzerine anlamın yazılması değildir. Cinsiyet /
toplumsal cinsiyet ayrımında, �cinsiyetlendirilmiş doğa� veya �doğal cinsiyet�,
kültürün üzerinde eyleyebileceği tarafsız bir yüzey olarak, kültürü önceleyen bir
şekilde �söylem � öncesi� verili olduğu varsayılan bir söylemsel/ kültürel vasıta
olarak kurgulanmaktaydı. Fakat Butler artık bu ayrımın ortadan kalkabileceğini
söyler (1990:7).
Eril veya dişil bir bedenle doğarız. Ama bu bedenin biçimlendirilmesi
içerisine doğulan kültüre özgü algılamalar vasıtasıyla olur. Bedensel
farklılıklarla doğarız ama bu bedensel farklılıkların biçimlendirilmesi, yok
edilmesi, derecelendirilmesi topluma, kültüre, sınıfa ve kişiye bağlı olarak
değişir. Oysa bir kimseye �erkek�, �kadın� veya başka bir şey dediğiniz an onu
tüm varoluşsal nitelikleriyle bu kategorinin içerisine sokuyorsunuz demektir.
Burada aydınlatıcı olan Butler�ın cinsiyetin, toplumsal cinsiyeti önceleyen doğal
bir süreç olmayıp, onun da toplumsal bir olgu ve kurgu olduğunu belirtmesidir.
Butler, toplum içerisinde kişilerin belirli bir �tutarlılık� ve �devamlılık�
içerisinde algılanması ihtiyacından bahseder (1990:17). Bunların, o kişiliğin
mantıksal ve analitik veçheleri değil, idrak edilebilirliğin toplumsal olarak
kurumlaşmış ve devam ettirilen normları olduğunu söyler. �İdrak edilebilir�
toplumsal cinsiyetler, toplumsal cinsiyet, cinsiyet, cinsel pratik ve arzu
arasındaki tutarlılık ve de devamlılık sürecinin kurulmasını ve sürdürülmesini
sağlar. �Aykırılık� ve �tutarsızlık� da bunlara bakarak anlaşılır. Bu süreçte onlar
dışlanan, yasaklanan veya hoş görülmeyenlerdir. Burada normatif olanı
toplumsal yasalar ve algılayışlar belirler. Toplumca onaylanan veya idrak edilen
kimlikler, �tutarlı� toplumsal cinsiyet normlarından oluşan bir düzen içerisinde
oluşabilirler (1990:17). İktidar ancak bu �tutarlı� olarak algılanan toplumsal
cinsiyetler üzerinden ve içerisinden yürütülebilir. �Tutarlı� ve istenilen kimlikler,
bu toplumsal cinsiyetler doğrultusunda kurgulanan düzenleyici pratiklerle
oluşturulurlar, onların sonucudurlar. Bu pratikler içerisinde �kadınsı� ve �eril�
olan arasında bir karşıtlık kurulur ve bunlar �kadın� ve �erkek�in ifadesel
özellikleri olarak anlaşılır. Bunlardan birinin diğerini zorunlu olarak arzulayacağı
varsayılır. Arzu ancak varsayılan bu ikili arasında olabilecek bir olgu olarak
görülür; arzu heteroseksistleştirilir. Bunların dışında oluşan diğer toplumsal
cinsiyete bağlı kimlikler �sapkın� ve/veya �aykırı� olarak görülürler. Bunlar
gelişimsel hatalar ve mantıksız olgular olarak görülürler (1990:17-18). İktidar,
bu heteroseksist arzu üzerinden uygulanır. Erkek olan, kadın olan üzerinde bu
heteroseksist arzu sayesinde bir erk kurar ve diğer toplumsal cinsiyetleri ve
arzuları dışlayarak bastırır.
�Erkek�ler, yukarıda söylenenler çerçevesinde bakacak olursak kendi
içinde tutarlı, �farklı� sayılan hiçbir eğilime sapmayan, belli bir kendilik bilinci
dolayımıyla kurulmuş toplumsal cinsiyet �öznellik�lerine3 sahip, bu yüzden de
kendilerinin her şeylerinin farkında olup kendilerini kontrol edebilen �birey�ler
olarak tasavvur edilirler. Hâlbuki bu tür bir bireyselliğin dolayısıyla öznelliğin,
yapılan kuramsal tartışmalarla � özellikle Foucault bu konuda öncü bir isimdir �
varlığının belli bir doğal hakikati taşıdığı iyice tartışmalı hale gelmiştir. Bu
nedenle �özne� ve �öznellik� kavramları üzerinden Aydınlanma döneminden bu
yana dile getirilen kuramsal tartışmalara değinmek gerekir.
Aydınlanma düşüncesinde tüm vurgulamaların temelinde �birey� söz
konusuydu. Descartes�da birey, bir özne olarak, dünyadaki tüm deneyimin ve
bilginin temeli olan bir öznelliğe ve kendilik imgesine sahiptir ve dünyaya
rasyonel yetisiyle o anlam verir. Kant, tüm deneyimlerimizin ve tasarımlarımızın
ancak �ben� diyebilen ve belli bir kendilik düşüncesine sahip bir varlık
aracılığıyla bir bütünlüğe ve birliğe kavuştuğunu ileri sürer. Rousseau da her
bireyin farklı ve eşsiz olduğunu, herkesin ayrı bir hikâyesi olduğunu söyler.
Aydınlanmanın bireyi, kendini merkeze koyan, aklıyla ön plana çıkan, kendine
yeterlik duyusu içerisindeki ve dünyadan bağımsız bir öznelliğe sahip bir
öznedir. Heidegger ise, buna karşı çıkarak, hiçbir insanın dünyadan ayrı varlıklar
olamayacağını ve deneyimlerimizle ona bağlı olduğumuzu vurgular. Ona göre,
özne için temel mesele varolmaktır hâlbuki ondan önceki düşünürlerin çoğu akıl,
ruh, algı v.b. insan deneyiminin rastlantısal bir özelliğini seçip öznelliği onunla
tanımlamışlardır. Bu Heidegger�e göre oldukça yapay ve seçici bir tutumdur
(akt. Mansfield, 2006:26-38).
Kendine yeterli, kendi öznelliğinin tümüyle farkında olan, kendi içinde
bütün özne düşüncesine temel bir itiraz Freud�dan gelmiştir. Ona göre özne
bölünmüş bir nitelik arz eder. Freud, bilinçten farklı, hatta ona karşıt olan
bilinçdışını ortaya koyar. Bilinçdışı daima bilincin içerisine sızar. Bilinçdışı
varoluşu etkiler ve gündelik yaşamın içerisinde bazı hareket, jest ve
davranışlarda kendisini ortaya koyabilir. Bilinç bilinçdışını bastırmaya çalışır,
bilinçdışı da çeşitli yollarla (rüyalarda, nevrotik belirtilerde v.b.) buna karşı
koyar. Özne, toplumsal ve kültürel olarak birleştirilmiş bilinçli zihinsel
süreçlerle, bilinçdışının tehdit edici ve itiraf edilemeyen itkileri arasında
bölünmüştür, dolayısıyla şiddetli enerjilere ve çatışmalara açık bir öznellik söz
konusudur. Yani özne Freud�a göre, duygulanımlarıyla ve değerleriyle diğer
öznelerden ayrılır (akt. Mansfield, 2006:39-43).
Freud�a göre, bozulmamış, el değmemiş bir öznellikle dünyaya
gelmeyiz. Öznelliğimiz bize ailemiz ve çevremizdeki diğer insanlarla olan
karşılıklı etkileşimimiz dolayımıyla yavaş yavaş aşılanır. Özellikle bu etkileşim
bizim kendimizi diğerlerinden ayrı olduğumuzu fark etmemizi sağlar. Bu bizde
karmaşık, dinamik ve kimi zaman da belirsiz bir psikolojik yapılanmanın
oluşmasına vesile olur. Fakat Freud, özneyi bir �şey� olarak ele alır. O da
öznenin bilinebilir, analiz edilebilir, öngörülebilir bir içeriğe sahip, tamamlanmış
bir yapı, gerçek bir şey olduğunu düşünür, modern bireyi vurgulayan bir
�öznellik� anlayışını sahiplenir (akt. Mansfield, 2006:20).
Sabit, kendi içinde tutarlı, bireysel bir �özne� kavrayışına en radikal
eleştiri ve bundan kopuş Foucault�yla söz konusu olur. Foucault da Freud gibi,
öznelliğin yaşam boyunca sürdürülen bir inşa olduğunu ileri sürer fakat onun bu
inşa yorumu Freud�unkinden oldukça farklıdır. Freud, her ne kadar öznelliği
insanlar arasındaki etkileşimler vasıtasıyla kurulan bir olgu olarak ele alsa da,
öznelliği bireysel, sabitlenmiş, saptanabilir, insanların psikolojik
yapılanmalarının kaçınılmaz bir unsuru olarak görmekteydi. Foucault ise,
öznelliğin iktidar oyunlarının veya ilişkilerinin bir sonucu olduğunu yani sabit,
bireysel, bilinebilir, özerk bir öznellik düşüncesinin insanları belli kategoriler
içerisinde tanımlamak, sınırlandırmak ve kapatmak için kurgulanmış bir şey
olduğunu ileri sürüyordu. Yani öznellik, insanın kişiler arası etkileşimler yoluyla
oluşan psikolojik yapılanma sürecinin kaçınılmaz bir parçası değil, toplumsal
iktidar ilişkileri tarafından insanlara dışarıdan empoze edilen, onlara bedenletilen
bir kurguydu. Bu anlamda onun yaklaşımı �karşı�öznel�dir (anti-subjective). Bu
yaklaşımla kendine ait bir farkındalığı olan, kendi içerisinde başlayıp biten, tüm
bilgi ve deneyimin sahibi bir �ben�lik ve bu benliğin etrafına örüldüğü düşünülen
bir �öznellik� düşüncesi sarsılmaktadır. Bu da öznelliğin bir kurgu ya da
sonradan bedenlenen bir şey olarak tutarsız, çelişik ve sürekli yeniden üretilen
bir deneyim süreci olduğunu gösterir.
Foucault�ya (2005:63) göre özneleşme süreci, iktidar tarafından tabi
kılınmayı içerir. Özne olma süreci kişiler arasında kurulan ilişkiler vasıtasıyla
oluşur. Bu da, kişinin başkalarının denetiminde olmasına ve karşılıklı bağımlılığa
neden olur. Bunun yanı sıra, özne bu ilişkisellikler içerisinde geliştirdiği vicdan
ve öz bilgi yoluyla kendi kimliğine de bağlanır. Bu süreç içerisinde kadın ve
erkek olma kişiler arasında bir denetim ve bağımlılık ilişkisi kurar. Kendi
hakkında da bir vicdan ve öz bilgi oluşturur. Bu vicdan ve öz bilgi sayesinde
başkalarına olan tabiyetini olumlar ve tanır.
Belli bir iktidar biçiminden söz edebilmemiz için, belli kişilerin
başkaları üzerinde iktidar uyguladığını varsaymak zorundayızdır. İktidar ancak
ilişkiler üzerinden ve vasıtasıyla kurulabilir (Foucault, 2005:70).�Yalnızca
birilerinin başkalarına uyguladığı iktidar vardır� (2005:73). İktidar ilişkileri,
büyük oranda gösterge üretimi ve değiş tokuşu yoluyla işlerler. Fakat kesinlikle
iletişim ilişkilerine indirgenemez. İktidarın kendine özgü bir niteliği vardır. Belli
terbiye teknikleri, tahakküm süreçleri, itaat elde etme biçimleri gibi amaçlı
etkinlikleri de içerir. İktidar belli yapılar içinde biçimlense bile sadece edimde
vardır (2005:71-73).
Foucault�ya göre:
�İktidar, mümkün eylemler üzerinde işleyen bir eylemler kümesidir,
eyleyen öznelerin davranışlarının kaydolduğu imkân alanı üzerinde yer alır:
Kışkırtır, teşvik eder, baştan çıkarır, kolaylaştırır veya zorlaştırır, genişletir ya da
sınırlar, aşağı yukarı muhtemel hale getirir; uç noktada kısıtlar ya da mutlak
olarak engeller; ancak eylemde bulundukları ya da bulunabilecekleri ölçüde
eyleyen özne ya da özneler üzerinde eylemde bulunma biçimidir. Başka eylemler
üzerindeki bir eylem kümesi� (2005:74).
Foucault, �davranış� kavramının iktidar ilişkilerinin kendine özgü
yönünü en iyi ifade eden kavramlardan biri olduğunu düşünür. Ona göre
davranış, hem kişinin kendi davranışını hem de başkalarına yol göstermesini
belirtir. İktidarın uygulanması bu davranışları yönlendirme ve olası sonuçları
düzene koymaktır. Bu düzenleme ve yönlendirme yukarıda belirtildiği gibi
eylemler üzerinden yürütülür. Fakat bu eylemler sadece fiili ve o an yapılan bir
olgu olarak değil, aynı zamanda potansiyel ve geleceğe yönelik olarak da var
olurlar (2005:73,74). �Toplum içinde yaşamak, başkalarının eylemleri üzerinde
eylemde bulunmanın mümkün olduğu -ve fiilen sürüp gideceği- bir şekilde
yaşamaktır� (2005:77).
İktidar bir �yönetim� sorunudur. Bu bağlamda yönetmek, kişilerin
eylem alanını yapılandırmaktır. İktidara özgü ilişki kipi ne sözleşmede ne de
mücadelede aranmalıdır, bu ilişki, özel bir eylem kipinde, yani yönetimde
aranmalıdır. Diğer tüm eylem kipleri ancak iktidarın araçları olabilir (2005:75).
Foucault�da orijinal olan iktidarın, bir hükmeden hükmedilen ilişkisi olmayıp,
her kişinin birer özne olarak hem iktidarı uygulayan hem de iktidarın
uygulandığı taraf olduğunu belirtmesidir. Toplumda yaşayan her birey, aynı anda
birbirlerinin ve başkalarının eylemleri üzerinde fiili ya da potansiyel olarak
eylemde bulunurlar. Öznelliklerini de ancak bu iktidar ilişkileri içerisinde
kurarlar, bu ilişkiler dışında bir öznellikten söz edilemez.
İktidar, kendisini geliştiren, dönüştüren, örgütleyen ve bağlama göre
değişen süreçlerle donatan bir olgudur. Asli ve temel tek bir iktidar ilişkisinden
bahsedemeyiz. Birçok farklı iktidar biçimi vardır. Bu biçimler bazen kesişirler,
bazen birbiriyle çatışırlar, birbirlerini engeller, sınırlandırır ve pekiştirirler
(2005:79).
Foucault, iktidarın ancak �özgür özneler� üzerinde ve onlar ancak
�özgür� oldukları sürece var olabileceğini ileri sürer. Onun �özgür özne�den
kastettiği şudur: Belli davranış biçimlerinin, hareketlerin, algıların, tavırların,
tepkilerin oluşabileceği ve benimsenebileceği bir alan içerisinde yaşayan bireysel
ve kolektif özneler. Bir iktidar ilişkisinden söz edebilmemiz için, insanın hareket
edebileceği hatta kaçabileceği bir bağlam gerekmektedir. Özgürlük iktidarın
işleyebilmesi için gereklidir, özgürlüğü iktidar ilişkisinden çektiğiniz anda bu
salt ve kaba bir şiddet, tahakküm ilişkisine döner ve o noktada iktidardan söz
edilemez. Bu yüzden özgürlük, iktidarın bir ön koşuludur ve ona içkindir.
Direnme, kaçınma, kurtulma ihtimalinin bulunmadığı bir iktidar ilişkisinden söz
edilemez (2005:75-80).
Foucault, bu ilişkiler içerisinde �kendilik�in, kendini anlamlandırma
çabasından başka bir şey olmadığını belirtir. Kendilik, öznenin hizmetinde olan
kendilik pratiklerinin özü disipline eden teknikleri vasıtasıyla yaratılan bir
�hüner sanatı� olarak da görülebilir (akt. Whitehead, 2002:101) . Erkeklik
pratikleri de bu kendilik pratiklerinin başlıcalarındandır. Bir özne bu pratiklerin
disipline edici teknik ve yönleriyle, bedeni üzerinden kendi �erkeklik�ini kurar.
Özneleşme sürecinde beden, iktidar rejimleri tarafından tabi kılınan ana
öğedir, o bir özne olarak imlenir ve yaratılır. Foucault bu noktada �söylemsel
özne� kavramını geliştirir. Özne söylemler yoluyla inşa edilir ve / veya kurulur.
Bu bağlamda söylem kavramı farklı bir anlam kazanır. Sadece dil ve pratiği ima
etmemekte, bunun yanında özneyi �birey� olarak imleyen ve mümkün kılan
araçları da belirtir (akt. Whitehead, 2002:101-102).
Foucault�ya göre söylemler, verili bir anda ve bir kültürel bağlamda
neyin konuşulabilir ve yapılabilir olduğunu kapasiteleri oranında işaret eden bilgi
ve gerçeklik hususlarını taşırlar. Bir anlamda toplumsal ağın dokunmasıdırlar
(akt. Whitehead, 2002:103). Söylemler kendimizi bilmemizi sağlayan araçlardır.
Bilgi ve gerçeklerin geçerliliğini beyan eder veya reddeder. Diğerleriyle ve
kendimizle düşünümlü süreçler üzerinden iletişim kurmamızı sağlar. Söylemler
tek bir toplumla veya kültürle sınırlandırılamaz, tüm sosyal çevreye nüfuz eder.
Egemen söylemlerin anlamlarının, iktidarın kendine özgü rejimlerinin tarihsel
olarak inşasında yer alan bilgileri normalleştiren ve düzenleyen kapasiteleri
vardır. Bu iktidar rejimleri söylemlerin dışındaki bireyler tarafından üretilmezler,
aksine bireyler bu söylemler üzerinden iktidarı kurduklarından ve
kurulduklarından dolayı belirli siyasi kategorilerin çıkarlarına hizmet ederler.
�Erkekler� de böyle bir siyasi ve toplumsal kategoridir (Whitehead, 2002:104).
Eril bir kimsenin, bu iktidar ilişkileri içerisinde toplumsal cinsiyetini
hangi süreçlerle ve nasıl edinip bir �özne� haline geldiği noktasında devreye
Judith Butler�ın �icrai� (performative) kavramı girer.
Butler�a (1990:24-25) göre, toplumsal cinsiyet bir isim ya da serbestçe
dolaşan vasıflardan oluşan bir inşa değildir. Toplumsal cinsiyet, onun tutarlılığını
düzenleyen pratikler tarafından icrai olarak üretilir ve zorlanır. Toplumsal
cinsiyet bir fiiliyattır, fakat bu fiiliyat kendisinden önce var olduğu söylenen bir
özne tarafından yapılmamıştır. Eyleyiş her şeydir. Toplumsal cinsiyet
ifadelerinin ötesinde bir toplumsal cinsiyet gerçekliği yoktur. Bu gerçeklik,
toplumsal cinsiyetin sonuçları olduğu söylenilen ifadeler tarafından icrai olarak
meydana getirilir.
Toplumsal cinsiyete anlamını veren, icra edilen bu jestler, hareketler ve
temsillerdir. Bu icra ediş, söylemler içerisinden ve vasıtasıyla olur. İcra edilerek
yaşanılan ve özdeşleşilen toplumsal cinsiyetin özünün olduğu varsayılır. Hâlbuki
bu toplumsal cinsiyet özü ve özdeşleşme, �üretilen imalatlardır� (Butler,
1990:136). Bir anlamda toplumsal cinsiyet kendi menşeini saklayan bir inşadır.
Kültürel kurgular olarak iki zıt ve farklı toplumsal cinsiyetin (kadın � erkek)
icrası, üretilişi ve sürdürülmesinde zımni bir mutabakat vardır ve bu inşaların
inanılırlığı bu mutabakat sayesinde sağlanır. Bu mutabakata uymayanlar ise
cezalandırılır ve onun �gerekliliğine� ve �doğallığına� inandırılmaya zorlanırlar
(1990:140). Daha önce de belirtildiği üzere Butler, cinsiyetin bu normatif
anlamda çoktan bir toplumsal cinsiyet olduğunu ileri sürüyordu. Cinsiyet
normatif ve ikili, toplumsal cinsiyet ise cinsiyeti kapsayan ama onu da aşan
çoklu bir olguydu (1990:7). Oysa bu �cinsiyet� sadece bir norm olarak işlev
görmez, aynı zamanda hükmettiği bedenleri üretir de. Onu ayırır, dağıtır ve
farklılaştırır. Bu normatif cinsiyet düzenlemeleri bedenlerde zorla maddileştirilir.
Bu maddileşme de söz edilen normatif icraatların tekrar edilmesiyle sağlanır. Bu
tekrarlar aktif bir şekilde yürütülür ve aktarımsaldır; maddileşme sürecinin de
tekrarlara dayanması onun asla tamamlanmadığını gösterir (Butler, 1993:1-2).
Yani toplumsal cinsiyet kültürel anlamda inşa edilip bitirilen bir süreç değildir,
toplum içerisinde insanın tüm yaşamı boyunca yeniden yeniden icra edilerek inşa
edilir.
Bedenin normatif cinsiyetler doğrultusundaki böylesine maddileşmesi
iktidarın en üretici etkisi/sonucu (effect) olarak görülmelidir. Butler�a (1993:2)
göre icra etme (performativity), düzenlediği ve sınırladığı fenomeni üreten
söylemin tekrarlayıcı iktidarı olarak görülmelidir. Toplumsal cinsiyet, bu
düzenleyici, sınırlayıcı ve sürdürücü iktidar söylemleriyle kişilerin �insan�
olarak nitelenmesini sağlar. Toplumsal cinsiyet ilişkilerinin matrisi �insan�ın
meydana çıkışından öncedir. Toplumsal cinsiyetin inşası dışlayıcı araçlarla işler.
�İnsan�, �insan olmayan�ın karşısında ve üzerinde üretilir (1993:7-8).
Butler, eyleyen bir iktidar olmadığını, sadece kendi sürekliliği ve
değişkenliği içerisinde iktidar olan, tekrarlayan bir eylem olduğunu savunur.
İktidarın gücü onun icra yoluyla tekrarlanabilmesinde yatar (1993:10-14).
O halde Foucault ve Butler�ın söylediklerinden hareketle erkekliklerin
de birer öznellik oluşumu ve konumu olduğunu savlayarak şöyle bir açıklama
yapabiliriz: İktidar ilişkileri olmadan herhangi bir öznellik olamayacağına göre,
iktidar ilişkileri olmadan da herhangi bir toplumsal cinsiyet ya da erkeklik
öznelliğinin de varolamayacağı söylenebilir. Erkeklikler öznellikler olarak icra
ve söylemler dolayımıyla kurulurlar. Bir toplumdaki egemen söylemler, iktidar
ilişkileri dolayımıyla insanları cinsiyetleri üzerinden neyi yapabilecekleri ya da
neyi yapamayacakları konusunda yönlendirirler. Gerek erkekler gerekse kadınlar
açısından heteronormatif4 bir toplumsal cinsiyet biçimlenmesinin türevleri inşa
ve empoze edilir. Bu heteronormatif öznellik oluşumları ataerkil ilişkiler ve
deneyimler içerisinde yeniden inşa edilirler. �Erkeklik� ve �kadınlık� öznellikleri
birbirlerine karşıt, birbirlerini tamamlayıcı ve birbirlerine bağlı şekilde
kurgulanırlar. �Erkeklik�in, �kadınsı� veya �kadın� olmayan olduğu varsayılır ve
erkekliğe bağlı öznellikler bununla ilgili normatif söylemler tarafından
sınırlandırılır ve inşa edilir. Özellikle iktidarın erkekliğe bağlı öznelliklerle
doğrudan bir ilişkisi vardır, iktidar �erkeklik�le özdeşleştirilir. Erkekliğe bağlı
normatif ve hegemonik öznellikler iktidara içkin bir şekilde kurulurlar.
Kadınlıklar da erkeklikle özdeşleştirilen bu iktidarın olmazsa olmaz bir
tamamlayıcısı ve bütünleyeni olarak inşa edilirler. İktidar ilişkilerinin
sürdürülebilmesi için bu öznellikler arasında belli bir uyumun ve ortaklığın
olacağı varsayılır, farklılıklar arasındaki bir uyumun ve ortaklığın.
Yaşanılan deneyimler özneler arasıdır, bireysel ve sabit değil, toplumsal
ve süreçseldir. Bu özneler arasılık ve diyalog toplumsallık ve farklılık tarafından
imlenmiş durumları içerir (Moore, 1994:1-3). �Erkek� olmak, bireysel ve sabit
olmaktan çok, grup içerisindeki diğer öznelerle beraber kurulan deneyimsel yani
icra edilerek yaşanılan bir süreçtir. İcraat ve deneyimden başka bir şey olmayan
erkeklik, ontolojik varlığını ve gerçekliğini ancak yaşanılan grup veya toplum
içerisinde kazanır. Paylaşılan ortak bir deneyim ve icra etme yoksa erkeklik de
yoktur.
Yine Moore�un belirttiği üzere, öznellikler içinde öznellikler söz
konusudur. Kişilerin bu öznellik konumlarını algılama ve deneyimleme süreçleri
birbirinden farklıdır (Moore, 1994:57-60). Yani erkeklerin de erkekliklerine
bağlı öznelliklerini yaşama şekilleri ve algılamaları birbirinden farklıdır;
öznellikler içerisinde öznellikler söz konusudur. Özellikle �erkeklik� ve
�kadınlık� öznelliklerinin birbirlerine karşıt ama birbirlerini tamamlayan,
oluşturan, birbirleri için �olmazsa olmaz� bir ikili olarak tasavvur edilmesi bu
farklılaşmaları artırır. Buradaki farklılaşmalar krizleri, engellenmeleri ve
etkileşimsizliği de içinde barındırır. Diğer bir deyişle, bu öznellikler çoğu zaman
içinde yaşanılan toplumun varsaydığı gibi ideal bir şekilde yaşanamaz.
Bu savımı, en azından 2003 Haziran-Ekim ayları arasında Ankara �
Yatıkevler gecekondu mahallesindeki kahvehanelerde, gecekonduda yaşayan
erkekler üzerine yaptığım alan araştırmasına dayalı gözlemlerimden yola çıkarak
ileri sürebilirim. Kadınlar Yatıkevler�de yaşayan erkekler açısından iki biçimde
belirleyicidir; eşleri ve sözdeki ya da öteki kadın olarak.


C.Ü. Sosyal Bilimler Dergisi Mayıs 2008 Cilt: 32 No:1 73-92

Çalışmanın tamamı için:

http://rapidshare.com/files/140051690/KADINLIK_DOLAYIMIYLA_ERKEKL__304_K_oeZNELL__304___286___

http://www.lilithkolektifi.com


Yorum (0) Yorum yaz!

Amargi'nin Güz Sayısı Kitapçılarda!

1/9/2008 ·


Yorum (0) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »