Lilith

Namus Algısı-İsmail Beşikçi

Kategori: Belirtilmemiş


- 1/9/2008 - yorum {1} - yorum yaz


Amargi'nin Güz Sayısı Kitapçılarda!

Kategori: Belirtilmemiş


- 1/9/2008 - yorum {0} - yorum yaz


Furuğ Ferruhzad

Kategori: Belirtilmemiş
İranlı şair, yazar, oyuncu, yönetmen, ressam. İran'ın 20. yy'da yetiştirdiği en önemli kadın şairlerindendir

Babası Albay Muhammed Ferruhzad ile annesi Turan Veziriteber hanımın yedi çocuğundan üçüncüsü idi. Mahalle mektebinde 9. sınıfa kadar devam ettikten sonra kız sanat okuluna gitti. Burada resim, dikiş-nakış ve el sanatları öğrendi. Hicivci şair Füruğ, 16 ya da 17 yaşlarına geldiğinde Perviz Şapur ile evlendi. Eğitimine kocasının yanında Ahvaz'da devam etti. Bir yıl sonra tek çocuğu olan Kāmyār'ı dünyaya getirdi. Evliliğinden iki yıl sonra 1954 yılında Füruğ, eşinden ayrıldı. Mahkeme Kāmyār'ın velayetini kocasına verdi.

Füruğ, Tahran'a geri dönüp şiir yazmaya devam etti ve Esir adını verdiği ilk kitabını yayınladı.

1958 yılında İbrahim Gülistan'la tanışır ve dokuz ayını Avrupa'da geçirir. Şair bu dönemde yaşamının esin kaynağı olan şiirlerine devam eder ve hızla iki kitabını daha piyasaya sürer. Bunlardan ilki Duvar ve diğeri de İsyan'dır.

İranlı cüzzam hastalarını ve onların sorunları ile ilgili olarak Tebriz'de film yapar. 1962 yılında filmi Kara Ev adını verdiği filmiyle dünyanın çeşitli yerlerinde ödüller kazanır. Film çekimi sırasında cüzzamlılar evinde tanıştığı Hüseyin Mansur isimli çocuğu evlat edinir.

1963 yılında Füruğ, Yeniden Doğuş adlı eserini yayınlar. Artık şiirde olgunlaşma dönemidir ve sanatsal düzeyi yüksektir. Bu kitabıyla şair, İran şiirinde derin ve etkileyici değişikliklere yol açmıştır.

13 Şubat 1967 tarihinde öğleden sonra saat 14.30'da stüdyoya gitmek için hızla seyir halindeyken karşısına çıkan okul aracına çarpamamak için direksiyonu kıran Füruğ, aracından fırlayıp, boynunun kırılmasıyla 32 yaşında hayata gözlerini yummuştur.

Modern İran şiirine önemli katkılar sağlayan şairin ölümünden sonra çalışmaları Soğuk Mevsim adı altında bir kitapta toplandı. Michael Hillman, Yalnız Kadın adıyla onun hayatını ve şiirlerini 1987 yılında yayınladı. Şairin şiirleri ve yaşamı hakkında daha pek çok makale ve kitap yayınlandı. Hayatı filme çekildi.

Füruğ Ferruhzad, şiirlerinde kadınların sorunlarını ele almakta, İran toplumunun kadınlara karşı uyguladığı ayrımcılığı eleştirmektedir. Bu fikirleri zaman zaman şiddetli tartışmalara yol açmıştır. İran'da kadınların yaşamlarının daha iyi hak ve koşullara kavuşmasını savunmaktaydı. Dönemindeki Şah'ın despotluğuna da karşı çıkmıştır. Şiirleri kimi zaman İran toplumunca erotik bulunmuştur.

Ünlü İranlı yönetmen Abbas Kiyarüstemi'nin 1999 yapımı Rüzgar Bizi Sürükleyecek filminin adı, şairin bir dizesinden alıntıdır.

Kitapları [değiştir]Tutsak (Esir) (1952)
Duvar (1957)
İsyan (1959)
Yeniden Doğuş (1964)
İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına (Bu kitabı tamamlayamadan 1967'de öldü.)
VİKİPEDİ

Molla sansürüne uğramış şiirlerinden biri:



GÜNAH

'Büyük bir zevkle günah işledim.
Ateş gibi sıcak bir kucakta,
kollar arasında günah işledim.
Alev alev yanan hınçlı öfkeli kollar.

O kapkaranlık, sakin, gizli odada,
sırlarla dolu gözlerine baktım sevgilimin.
Yalvarışlarının sonsuz zevkine yanıt verircesine,
kalbim heyecanla titredi göğüslerimin içinde.

O kapkaranlık, sakın, gizli odada,
yanı başına oturdum sevgilimin hüzünle.
Dudakları dudaklarıma arzu akıttı.
Hüznünden kalbimin kurtuluverdim bir anda.

Kulaklarına bir aşk öyküsü fısıldadım:
Seni istiyorum sevgilim seni.
Seni istiyorum bengisu kucak.
Seni istiyorum benim çılgın sevgilim seni.

Gözlerinden arzu fışkırdı sevgilimin.
Kadehte kırmızı şarap dans etmeye başladı.
Yumuşacık yatağın ortasında vücudum
sarhoşça titredi göğsüne doğru.

Büyük bir zevkle günah işledim
titreyen, kendinden geçmiş vücudumla.
Tanrım ne yaptığımı nasıl bilebilirdim
o kapkaranlık, sakin, gizli odada. '

- 28/8/2008 - yorum {0} - yorum yaz


*Nişanyan Dışkı Skandalı ve Ahlak *

Kategori: Belirtilmemiş
*Nişanyan Dışkı Skandalı ve Ahlak *

Varlık Ağustos 2008

Süreyyya Evren



Sanatçı bir arkadaşım, Beyoğlu'nda yürürken, bir akşamüstü, Fransız
konsolosluğunun sokağında, bir kadını sakınmaksızın döven bir adam gördüğünü
anlatmıştı. Bağırış çağırış � tekme tokat. Sokağın girişinde dikilip dayak
sahnesini izlemiş, eşikte sallanarak neredeyse, tereddütler içinde, bir
türlü olayın sokağına giremeyerek, ama İstiklal'de yoluna devam da
edemeyerek. Neden?



Evet, sordum, neden, ne düşündün, ne hissettin? Bir yandan demişti, bu
müdahale edilmemesi gereken bir karı koca kavgası olabilirdi, yaklaştığım
anda ben kadın tarafından da dışlanabilirdim. Ikincisi adam beni de
korkutuyordu. Üçüncüsü birisinin birşey yapmasını bekliyordum sanki. Sokağın
girişinde başını çevirip sahneyi izlemekle yetinen her bir yeni izleyici
beni de kilitliyordu.



Bunlar ilk ağzından dökülenlerdi, konuşma biraz daha uzayınca
rasyonalizasyon ağır basmaya başladı, önce adamın fail olarak konumunun
önemini belirsizleştirici yorumlar dökülmeye başladı, olay
sıradanlaştırıldı, türlü benzetmelerle, çağrışımlarla, örneklemelerle nötr
gözüken başka olayların göze ters gelen bir versiyonundan ibaretmiş gibi
kodlanır oldu, sonra giderek adamın motivasyonlarını, ruh halini merak eder
olduk, bu noktaya acaba nasıl gelmişti, filmin görmediğimiz sahnelerinde
acaba kadın neler yapmıştı, acaba adam da babasından dayak yiye yiye mi
büyümüştü, vs. vs.



İstiklal Caddesi'nin bir yan sokağının eşiğindeki tereddüt, birkaç
sallanmadan sonra rayına oturmuştu; şimdi caddede yolumuza vicdan
muhasebeleriyle kan kaybetmeden devam edebilirdik.



Nişanyan Dışkı Skandalı ve Sessizlik Teklifi



Judith Herman travmatik durumlara tanık olmanın hallerini ele alırken hayati
bir noktanın altını çok net çizmişti: felaket ve acı doğal afetlerden
geldiğinde tanık kurbana sempati duymaya hazırdır ancak travmatik olay insan
yapısı olduğunda kurban ve fail arasındaki çatışmaya dair etik bir pozisyon
almak zorunluluğuyla karşı karşıya kalınır. Tarafsız kalmak ahlaken mümkün
değildir artık. 'Falin tarafını tutmak çok caziptir. Her fail seyircinin
hiçbir şey yapmamasını bekler... Kurbansa aksine seyirciden acının yükünü
paylaşmasını bekler. Kurban harekete geçme, söz verme ve unutmama talep
eder... Fail suçunun sorumluluğundan kaçmak amacıyla, unutmayı teşvik etmek
için elinden gelen herşeyi yapar. Gizlilik ve sessizlik failin ilk savunma
hattıdır. Şayet gizlilik başarılamazsa fail kurbanın inanılırlığına
saldırır. Kurban mutlak olarak sessiz olamıyorsa hiç kimsenin onu
dinlememesini sağlamaya çalışır. Bu amaçla düpedüz inkardan, en ince ve
kusursuz akılcılaştırmaya kadar bütün argümanları etkileyici bir sıraya
dizer. Her vahşetten sonra aynı bilinen itirazları bekleyebiliriz. Asla
olmamıştır; kurban yalan söylemektedir; kurban abartmaktadır; kurban buna
kendi sebep olmuştur; ve ne olursa olsun, zaman geçmişi unutmanın ve yola
devam etmenin zamanıdır. Daha güçlü olan failin gerçekliği adlandırma ve
tanımlamada daha büyük hakkı vardır



Nişanyan Dışkı Skandalı patlak verdikten kısa bir süre sonra Herman'ın
işaret ettiği süreçlerin dört koldan işletildiğini gördük. İki kişi
arasındaki çatışma genişledi ve çok sayıda kişinin dahil olduğu bir
gerçekliği adlandırma ve tanımlama çatışması yaşandı. Büyük ölçüde
kadın/erkek ekseninde kesilen taraflardan bahsettiğimiz düşünülebilir ama
aslında travmatik durum tanıklıklarında ne yapılması gerektiğine dair siyasi
içerimlere de sahip bir tartışmanın daha geniş siyaset alanını kapsayacak
biçimde tartışıldığı bir çatışma doğdu bu skandaldan. Bir siyaset stratejisi
tartışması değil ama bir siyaset etiği tartışmasıydı karşımızdaki.



Kurbanın talep ettiği eylem ve tavır alma kimilerini tereddütsüz harekete
geçirirken kimilerini ürküttü, huzursuz etti. Kurbanın talep ettiği şekilde
tavır alma ihtiyacından kaçınmak isteyenler türlü manevralara başvurdular:
Failin failliğini belirsizleştirme, edimin yerini kaydırma, kurbanın
kendisinin kurbanlara sahip olduğunu ima etme, kurbanın anlatısında
boşluklar yakalamaya çalışma buna karşın failin anlatısını blok olarak kabul
etme, hatta kurbanın 'kurban rolü'nü 'oynadığını' anıştırma ve sözkonusu
fiilin sosyal onamalardan ceza puanıyla da olsa geçmiş çok daha hafif başka
fiillere son derece yakın olduğunu savlama, ve son olarak fiile somut eylem
talebiyle isyan edenlerin sağduyuyu temsil etmediğinin gerçekte tüm makul
insanlarca görülebileceğini düşündürtmeye çalışma.



Bu elbette, biraz da, katilin güçle donanmış cazibesi, ve maktülün ne kadar
erdemli olmuş olursa olsun yaydığı ceset kokusudur. Katilin öldürebilmiş
olmasının arkasında bir yerlerde saklandığına bizleri ikna ettiği haklılığı
ve maktülün öldürülebilmiş olmasının acımasızca içimize kurt gibi düşürdüğü
nihai haksızlığıdır. Nişanyan Dışkı Skandalı'nın bir kez daha örneklediği
gibi katıksız liberal pozisyon katilin haklılığının normalleştirilmesi ve
cinayetin nötrleştirilmesi üzerine kurulu. Sözgelimi konunun tartışıldığı
bir televizyon programında Ali Bayramoğlu bir yandan olayın gerçekleştikten
bir ay sonra hem de jandarma tarafından basına sızdırıldığını bir komplo
ihtimalini sezdirerek vurguluyor, bir yandan da tüm sözcük seçimleri ve
adlandırmalarıyla edimdeki sertliği yumuşatıyor, yuvarlıyor, ve de faile
karşı eylem talebini 'feministler' adlı marjinal ve aşırılıkçı
kavrayışlarıyla bilinen bir gruba endeksliyordu.



'Nötr' efektli bir dille failden yana kanaati beslemenin veciz bir örneği
olarak bağımsız internet ansiklopedisi wikipedia'nın Türkçesi olan
vikipedi'deki Sevan Nişanyan maddesinde olayın nasıl aktarıldığını
alıntılayabiliriz: '2008 yılında eşi Müjde Nişanyan ile yaşadığı ailevi
problemler nedeniyle magazin basınına malzeme oldu. Feminist söylemi
benimseyen bazı grupların protestolarına maruz kaldı.'



Eşine karşı şiddet uygulamamış ama bazı ailevi problemler yaşamıştır (bu da
'bok dökme'yi aile arasında hep görülen şeylerden biri olarak gösterme
eğilimini besler) ve bu skandal tüm basında ele alınmamış, magazin basınına
malzeme olmuştur! Şikayetçi olanlar da marjinal ve aşırılıkçı feminist
gruplardır sadece � aklı başında herkes değil!





Köylülere dışkı yedirilmesi gibi hadiselere karşı çıkanları Amerikan
emperyalizminin bölgedeki çıkarlarıyla örtük biçimde korkutanların tutumuna
benzer bir tutumla Beyramoğlu ve Mahçupyan da Nişanyan Dışkı Skandalı'na
tepki gösterenleri Agos'a, Hrant Dink'in çizgisine ve genel olarak
anti-milliyetçi eleştirelliğe saldıranlar olarak kodlamaktan çekinmediler.
İşin acı tarafı, Agos'a ve tüm o çizgiye en ağır zararı veren Nişanyan
olmadı Mahçupyan oldu. Türkiye'nin milliyetçiliği kabarmış siyasi
sahnesinde, Agos'un bu denli önemli bir mirası sırtında taşıdığı bir dönemde
içerden böyle bir darbeye maruz kalması milliyetçiliğe karşı cephe almış
kadınlı erkekli pek çok kişi için esas 'travma'yı oluşturdu. Dışkı,
kavanozda durduğu gibi durmuyor. Feminizmi üzerine sifon çekilebilir bir öğe
olarak mimlemeye kadar vardırdılar işi.



Feministler ayrıca karı-koca arasındaki mahrem ilişkiye burunlarını en
uygunsuz biçimde sokan densizler güruhu olarak da konumlandırıldılar.
Dolayısıyla feminizmi böyle itenlere hala daha bu devirde özel olan
politiktir diye tekrarlamak gerekiyor. Karı koca arasına girilmez klişesinin
öncelikli handikapı karı koca arasındaki dengesizlikleri saklaması ve
müdahale edilemeyen bir iç egemenlik alanı tahayyül etmesi. Böylece bireyin
ev içi güç ilişkilerine terkedildiği bir durum doğmakla kalmıyor, bu güç
ilişkilerinin doğuracağı her türlü adaletsizlik karı-koca kalesinin
doğasıyla aklanabilir, açıklanabilir kılınıyor. Hoş, evliliğin olası
kadın-erkek ilişkilerinin en az mahrem formu, en kamusal, en sosyal
uzlaşmalara tabi formu olması gerçeği de görmezden geliniyor. En kamusal
forma en saklı formmuş süsü verilmeye çalışılıyor. Bu da evlilik içindeki
ahlaklı davranışı evliliğin dışarıya karşı saklı görüntüsünü koruma
kıstasıyla ölçülebilir addetmeye varıyor; artık ahlaklı olmak ev içi
gerçeğinin bir gereği olmaktan çıkıyor ve ev-içi adaletsizliklerinin
dışarıdan saklanması ahlaklı davranış sayılıveriyor! Varsayılan mahremiyet
ev içi gerçeğini genel ahlak kurallarından bağışık tutsun isteniyor üstelik.
Böylece sözgelimi ahlaki değerleri belirli bir olgunlukta kavradığı
öngörülebilecek bir entelektüel, ev içi gerçeğinde aynı ahlaki değerlere
hesap vermiyor � o zihinsel ve fiziki mekanda değersizleştirilmiş öğeleri
(kadınları, köylüleri, çocukları) bokla terbiye etmek ansızın mübah
oluveriyor...



Tüm bu yoğunlaştırılmış sofistike saldırılar savunu hattını sürekli geriye
çekmeye itiyor mağduru ve mağdurdan yana olanları. Örneğin bir kadın da bir
erkeğin başından aşağı dışkı dökebilirdi demek ki bu feministleri
ilgilendiren bir mevzu değildir gerçekte argümanını ele alalım. Bu argüman
savunma hattını geriletiyor ve bir kaç örnekte tanık olduğum gibi Nişanyan'a
karşıyım ama bir kadın bir erkeğin başından aşağı dışkı dökseydi de karşı
olurdum diye çekince koymak zorunda hissediyor insanlar kendilerini.
Halbuki, yaygın güç orantıları çerçevesinde, bir kadın bir erkeğin başından
aşağı dışkı dökse bunu erkeğin dönüp en hafifinden kadını 'bir temiz'
dövmesi riskini göze alarak yapabilir ancak. Bir erkek bunu yaptığındaysa
fiziki ve ahlaki şiddeti dilediği an daha ileriye götürebileceği tehdidini
göstererek yapmaktadır. Burada duruyorum ama daha fazlasını da yapabilirim.
Nişanyan da 'savunusu'nda daha fazlasını yapabilecekken bu eylemle
'yetindim'in altını aynı üst perdeden çizmekteydi, neredeyse takdir edilmeyi
bekliyordu eşinin sağını solunu kırabilecekken kırmadığı, üçüncü kişilere
rezil olacak şekilde gözünü (morartabilecekken) morartmadığı ama eşinin
üzerinde sadece sembolik bir şiddet (kendi literatüre geçecek akılalmaz
ifadesiyle 'jest') uyguladığı için. Güç bende - ve güç dengesini suistimal
etmek ev içi gerçeğinde bir ahlaksızlık değil, en ahlaklı entelektüel için
dahi...

- 13/8/2008 - yorum {0} - yorum yaz


Kategori: Belirtilmemiş

Tecavüz ve Cinsiyet Savaşları

 

 Tecavüz ve Modern Cinsiyet Savaşları

Camille Paglia


Camille Anna Paglia. 2 Nisan 1947 doğumlu A.B.D.�li kadın yazar. 10 yaşında katıldığı bir yaz kampından "Bir önlezbiyenlik cennetiydi." diye bahsedecek kadar "aggressive" bir çocuk. Daha 16 yaşındayken Amerikan kadınları için fırsat eşitliği konulu bir mektubu Newsweek�de yayımlanmış. Yale mezunu. �68 hareketinin ateşli kadın hakları savunucusu. Feministlerin "pek" sevmediği bir isim. 1989�dan beri sigara içmiyor. 1991�den beri Philadelphia University of the Arts�da Toplumbilim profesörü. Rock müzik ve Amerikan futbolu hayranı. Aslında aynanın ne önünde ne de ardında. Aynayla "sır" arasında...

Tecavüz, medeni toplumlarda hoş görülemeyecek bir rezalettir. Ancak, tecavüzün olduğundan daha çok ciddiye alınması için adeta savaş başlatan feministler, genç kadınlardan cinsellik hakkındaki gerçekleri saklayarak onları tehlikeye atmaktadır.
Tecavüzün ciddiyeti veya iticiliği özel bir abartıyı gerektirmez. Zorla sahip olma olgusunun yeni bir olay değil, aksine yazılı tarih boyunca, kadınların kâbusu olduğunu biliyoruz. Bir zamanlar babalar ve ağabeyler kadınları tecavüzden korurlardı. Bir zamanlar tecavüzün cezası idamdı. Çok değil, yakın bir tarihe kadar tecavüzcülerin bıçaklandığı, hadım edildiği ve kızgın güneşin altında ölüme terkedildiği zalim bir İtalyan geleneğinden geliyorum ben.
Ama eski klanlar ve yöresel kabileler artık dağıldılar. Şehirlerde ve evlerimizden uzak üniversite kampüslerinde genç kadınlar savunmasız durumdalar. Ne yazık ki feminizm onları bu gerçeğe karşı hazırlamıyor. Feminizm, devamlı iki cinsin eşit olduğunu savunup, kadınların her yere gidebileceklerini, herşeyi söyleyebileceklerini ve ne isterlerse giyebileceklerini söylüyor. Kazın ayağı öyle değil işte... Kadınlar her zaman cinsel tehdit altındaydı ve her zaman öyle kalacaklar.
Erkek öğrencilerimden biri geçenlerde, Mısır�daki Büyük Piramid�in ara yollarından birinde bir gece geçirmiş. Bana ay�ı, kumu, o kadim sessizliği ve ürkütücü yankıları anlattı. Böyle bir olay benim başımdan geçemez. Ben bir kadınım ve orada güvende olacağımı düşüncek kadar aptal değilim. Ben, tek başına çıkılan maceralar dünyasının hep dışında kalacağım. İşte böyle üzücü gerçekleri kadınların hep bilmelerine rağmen feminizm, abuk subuk kusursuz dünya fantezileriyle genç kadınların gerçeği görmelerine negel oluyor.
Her fırsatta toplumsal adaletsizliğe karşı savaş açmamız gerektiği kesin. Ancak değişmez bazı gerçekler var. Kökeni biyolojiye dayanan cinsiyetler arası farklar mevcut. "Akademik Feminizm" toplumsal yapılanma konusunda bir yanılgıya düşmüş durumda. Onlara göre, bizi biz yapan, tümüyle çevremiz. Bu fikir Rousseau�dan çıkmadır. Rousseau da yanılmıştır. Saçma Fransız dil kuramlarının gaza getirdiği akademik ortamdaki feministler, hala birbirlerine aynı boş sloganları tekrarlayıp duruyorlar. Cinselliğe bakışları toy ve iffet yüklü. Öyle ki bugünlerde cinselliği feministlere bırakmak, tatile çıkarken köpeğinizi hayvan doldurucusuna bırakmaya benziyor.
İki cinsiyet savaş halinde. Erkekler, annelerinin ezici etkisinden sıyrılıp bir kimlik için mücadele etmek zorunda. Kadınların, kadın olduklarını anlamaları için adet görmeleri yeterli. Erkekler ise erkek sayılmak için bir riske girmek ya da başka bir erkeğin erkekliklerini onayladığını duymak zorunda. Bir oğlanın erkeğe dönüşmesinin bir başka yolu da, bir kadınla cinsel ilişkiye girmekten geçiyor.
Üniversiteli genç erkeklerin hormonları beyinlerine vurmuş durumdadır. Annelerinden yeni ayrılmış ve bir erkek kimliği arayışı içinde dolanıp dururlar. Bu da onları kalabalıkken tehlikeli yapar. Bir "Erkek Öğrenci Birliği" partisine giden kadın, dikenli kaktüslerin ve duman tüten tabancaların kol gezdiği "Testosteron Vadisine" adım atmış demektir. İlle de gidecekse, tehlikeye karşı uyanık olmalıdır. Partiye kız arkadaşlarıyla gelmeli ve kız arkadaşlarıyla ayrılmalıdır. Böyle bir partide zilzurna sarhoş olan kadın bir ahmaktır. Böyle bir partide, öğrenci birliğinden bir "kardeş"le yukarı odaya yalnız çıkan kadın dangalağın önde gidenidir. Feministler bu dediklerime "kurbanı suçlamak" diyorlar. Ben ise sadece "mantık" diyorum.
Son yıllarda feministler, müridlerinin beyinlerini şu yargıyı söyletmeğe proglamlıyorlar: "Tecavüz, bir cinsellik suçu olmasından ziyade bir şiddet suçudur". Bu şirinlik taslayan ucuz Shirley Temple numaraları genç kadınları felakete sürüklemiştir. Sağolsun feminizm! Kadınlar artık sınıfta yanlarında oturan temiz aile çocuğu tipli oğlanın tecavüze yeltenmesini imkansız buluyorlar.
Şiddet ve erotizm birbirlerine derinden bağlıdırlar. Erkeğin genlerinde avlanma, iz sürme ve avını yakalama içgüdüleri programlanmıştır. Kuşaklar boyu dikkatle yürütülen bir ahlaki eğitimle ancak, erkekteki saldırgan ve anarşist eğilimler dizginlenebilir. Feminizmin bilmeden öne sürdüğü gibi toplum düşman değildir. Aksine toplum, kadınları tecavüzden koruyan bir kalkandır. Feminizm, [with its Carry Nation represiveness] erkekler için tecavüzün uyarıcı ve erotik yönünü hele hele toplu tecavüzün bulaşıcı çılgınlığının çekiciliğini göremiyor. Tecavüzün beraberinde getirdiği anlamları anlayamayan kadınlar, kendilerini tecavüzden koruyamaz.
"Buluşma üzerine tecavüz" (date-rape) tartışması, feminizmin, çökmeye yüz tutmuş temellerinin üstüne yüz üstü çakılmasının resmidir. 60�ların kuşağı olarak bizler, tarihte takdire şayan bir şekilde, küfürlü konuşan, sabahlara kadar içip sarhoş olan -kısacası erkek gibi davranan! - ilk kızlardık. Sonsuz cinsel özgürlük ve eşitlik peşindeydik. Ama zaman ilerledikçe, katı gerçeklerle yüzleşmek zorunda kaldık. Çifte standartlar aslında kadınları koruyordu. Her şey serbest ve eşit olunca, kaybeden taraf kadınlar oluyor.
Bugünün genç kadınları ne istediklerini tam bilemiyorlar. Feminizmin onlara cinsel mutluluk getirmediğini anladılar. "Buluşma üzerine tecavüz" üzerine çıkan bunca münakaşa, bizim kuşağımız tarafından yerle bir edilen cinsel tabuların tekrar yerli yerine oturtulmasının bir yolu sadece. Çünkü cinsiyetlerde değişen pek bir şey yok. 50�li yıllarda, kıvrak zekalı kadınların, azgın erkeklerin onları yatağa atmak için çevirdikleri binbir dolabı nasıl atlattıklarının anlatıldığı komedi filmi Where The Boys Are (1960) şu an için de geçerli. Düğüm noktası olan "buluşma üzerine tecavüz" alt-kurgusu (sub-plot) mükemmel sergilenmiş. Kurban rolündeki Yvette Mimieux, diğer kadınların gözünde son derece bariz olan hataları birbiri ardına işler ve erkeklerin niyetlerini ve kişiliklerini yanlış yorumlayarak kız arkadaşlarından uzaklaşıp, erkekler grubunun içinde kendini hapseder. Where The Boys Are, gerçekleri konuşur. Kur yapmanın, yüzeyde görünenin aksine, sırf sözcüklerin değil aynı zamanda bilinç altını hedefleyen işaretlerin kullanıldığı tehlikeli bir oyun olduğunu gösterir.
Ne politically-correct söylemle kafayı bozmuş "Militan Feminizm", ne de bilgi ve deneyimin dil tarafından oluşturulduğunu savunan "Akademik Feminizm", dil-öncesi ya da dil-dışı iletişimi anlayamaz. Cinselliğin politikasına yoğunlaşmış olan feminizm, cinselliğin bedenle ilişkisini tam olarak göremiyor. Cinsel istek ve uyarılma gibi duygular her zaman sözcüklerle ifade edilemezler. Zaten bu yüzden kadınlar ve erkekler birbirlerini tam olarak anlayamıyorlar.
Geleceği yeniden şekillendirmekle uğraşan feminizm, kendisini cinselliğin tarihi yönünden uzaklaştırdı. Edebiyat, sanat ve dindeki cinsel mitleri bastırarak görmezden geldi. O mitler ki bize cinselliğin gizemini, tutkusunu ve karmaşıklığını halen gösteriyorlar. Mitolojide, erkeğin cinsel buhranlarını ve kadınların iktidar güçlerinden nasıl korktuklarını görüyoruz. Cinsel şiddetin büyük bir kısmı, bu korkudan duyulan psikolojik zayıflığın bir yansımasıdır. Bir kadınla baş etmeye birden fazla erkeğin gücü gerekir. Kadınların doymak bilmeyen tatminsizliği süregelen bir temadır. Clara Bow, bir söylentiye göre, hafta sonlarında bütün USC futbol takımının ateşini söndürme işini tek başına üstlenmiştir. Marilyn Monroe, "Elmaslar Bir Kızın En İyi Arkadaşlarıdır" şarkısında konga dansı yapan, smokinler giyinmiş bir grup erkeği peşinden sürükler. Cher, "Zamanı Geriye Alabilseydim Eğer" şarkısının video-klibinde yarı çıplak halde pembe bir topun üzerinde ata biner gibi oturarak çığlıklar içinde bir grup denizciyi zıvanadan çıkarır. Feminizm, toplumsal güce duyduğu imrenmeyle, kadının kozmik cinsel gücüne karşı kör bir şekilde yol almaktadır.
Tecavüzü anlamak için geçmişi araştırmak lazım. Cinsel uyum hiçbir zaman olmadı, hiçbir zaman da olmayacak. Kadın, doğanın kızıl ateşi olan kendi cinselliğinin tüm sorumluluğunu üzerine almak zorundadır. Nereye ve kiminle gittiği konularında her zaman dikkatli ve uyanık olmak zorundadır. Bir hata yaptığı zaman, sonuçlarını üstlenmeli ve özeleştiri yoluyla o hatayı tekrarlamamaya özen göstermelidir. Kampüs�teki "Güzin Abla�ya" koşmak, güçlü kadınlara yaraşan bir hareket değildir. Hele suçlu erkeklerin isimlerini tuvalet duvarlarına kazımak, basbayağı ödlekliktir ve çocukçadır.
İtalyan hayat felsefesi, yüksek-enerji çarpışmalarını destekler. Erkek bir öğrenci göğüsleriniz hakkında uygunsuz bir yargıda mı bulundu? Kampüsteki demir bakirelerin yanına ağlaya sızlaya koşacağınıza, derhal müdahalede bulunun. Hiç gecikmeden, o anda... "Sesini kes ve ait olduğun ahıra geri dön, salak!" deyin. Genelde bu tür bir yaklaşım kullanan kadınlar daha az tacize uğrarlar. Etrafta fazlasıyla her an eriyecek tereyağ kalıplarıymısş gibi duran, toy, devamlı kendine acıyan budala kadınlar görüyorum. Tam Yvette Mimieux sendromu işte: Beni mutlu edin, yakınmalarımı dinleyin. (Listen to me weep when I�m not.)
"Buluşma üzerine tecavüz" konusu şimdiden - sıkıcı ve muhafazakar Akademik Feministler ve şımarık zengin öğrenciler yoğunluğunun yüksek olduğu kuzeydoğu yakası kampüsleri sağolsun - propagandaya boğulmuş durumda. Aileleri tarafından ilgi görmemiş zengin çocukların dalavereci gücünden sakının. Onlar, bir kampüsü cinsel günah konulu sabun köpüğü dramalar topluluğuna çevirip ardından da ebeveynleri katarak duygu sömürüsü yapmaya bayılırlar. Ve cinsel aydınlanma için sakın ha, dağlar kadar kitap üreten ama hiçbir zaman hayata belirgin bir şekilde bakamayan akademik ortamdan medet ummayın...
"Buluşma üzerine tecavüz"ün tek çözümü kadınların oto-kontrolü sağlamaları ve kendini bilmede yatar. Bir kadının en büyük savunma aracı kendisidir.

(Çev: Cem Ülgen) (a)lt.zin(e) Sayı 5.

İnternet kaynagı; lilith kolektifi

- 16/7/2008 - yorum {0} - yorum yaz


Son Sayfa Sonraki Sayfa
Hakkımda
Lilith, Sümer, babil,pers ve tüton mitolojilerinde lilith'in vampir kadin, tüm bedenlerin sonu, öten baykus, köpek ve yilan olduguna inanilirdi. disinin iç güdüsel, dünyevi varlik durumudur. o ademin altinda kalmak ve ona bagli olmak yerine vahseti ve seytanla ortakligi seçmistir. elleri ve ayaklari havva'yi ayarttigi için tanri tarafindan kesilmistir.
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
İçMihRaK
Serpil Resimleri
Pazartesi Dergisi
Lilith Kolektifi
fulltimelover
Lambda
feminisite
Toplum Düsmanı
Gazete
Bianet -Kadın
Gacı
Fotoröportaj
Banksy
Mutlak Töz
Boş Arsa
Kategoriler
Kategori yok Son Yazılar
- Namus Algısı-İsmail Beşikçi
- Amargi'nin Güz Sayısı Kitapçılarda!
- Furuğ Ferruhzad
- *Nişanyan Dışkı Skandalı ve Ahlak *
- Başlıksız
Arkadaşlarım