Kadınlık Dolayımıyla Erkeklik Öznelliği

1/12/2008 ·


 

 
KADINLIK DOLAYIMIYLA ERKEKLİK ÖZNELLİĞİ

Çağdaş Demren

Erkeklik, Öznellik ve İktidar

Judith Butler�e (1990:vii-viii) göre iktidar, iki özne veya bir özne ve
öteki arasındaki mübadeleden, ilişkiden daha fazla bir şeydir. Toplumsal cinsiyet
hakkında düşünülen ikili çerçevenin üretiminde işleyen bir olgudur. Toplumsal
cinsiyetin (gender), cinsiyetle (sex) örtüşmesi gerekmez, kendini onunla
sınırlamaz. �Erkek�in inşası, onun bedeninden hâsıl olan bir şey değildir.
Şimdiye kadar toplumsal cinsiyetin cinsiyeti yansıttığı veya onun tarafından
sınırlandığı örtük olarak da olsa, bir ön kabul gibi görülüyordu (Butler, 1990:6).
Yani bir �erkek� ve �kadın� ikilisinden, eril bedene sahip olanların �erkek�
olacağı, dişil bir bedene sahip olanların da �kadın� olacağı düşünülüyordu.
Hâlbuki, toplumsal cinsiyet �kadın� ve �erkek� ikilisinden daha fazla bir şeydir,
çokludur ve cinsiyetten bağımsızdır. �Erkeklik� dişil bir bedene bağlı olarak da
ifade edilebilir. Butler bu noktada bir adım daha ileri gider. O, cinsiyet
kavramının da aynı toplumsal cinsiyet gibi bir kültürel inşa olduğunu, bu nedenle
de, �cinsiyetin� çoktan bir �toplumsal cinsiyet� olduğunu ileri sürer. Toplumsal
cinsiyet (gender), cinsiyetin (sex) kültürel bir yorumu değildir, cinsiyetin kendisi
zaten toplumsal cinsiyetlendirilmiş bir kategoridir2. Diğer bir deyişle toplumsal
cinsiyet, verili bir cinsiyet üzerine anlamın yazılması değildir. Cinsiyet /
toplumsal cinsiyet ayrımında, �cinsiyetlendirilmiş doğa� veya �doğal cinsiyet�,
kültürün üzerinde eyleyebileceği tarafsız bir yüzey olarak, kültürü önceleyen bir
şekilde �söylem � öncesi� verili olduğu varsayılan bir söylemsel/ kültürel vasıta
olarak kurgulanmaktaydı. Fakat Butler artık bu ayrımın ortadan kalkabileceğini
söyler (1990:7).
Eril veya dişil bir bedenle doğarız. Ama bu bedenin biçimlendirilmesi
içerisine doğulan kültüre özgü algılamalar vasıtasıyla olur. Bedensel
farklılıklarla doğarız ama bu bedensel farklılıkların biçimlendirilmesi, yok
edilmesi, derecelendirilmesi topluma, kültüre, sınıfa ve kişiye bağlı olarak
değişir. Oysa bir kimseye �erkek�, �kadın� veya başka bir şey dediğiniz an onu
tüm varoluşsal nitelikleriyle bu kategorinin içerisine sokuyorsunuz demektir.
Burada aydınlatıcı olan Butler�ın cinsiyetin, toplumsal cinsiyeti önceleyen doğal
bir süreç olmayıp, onun da toplumsal bir olgu ve kurgu olduğunu belirtmesidir.
Butler, toplum içerisinde kişilerin belirli bir �tutarlılık� ve �devamlılık�
içerisinde algılanması ihtiyacından bahseder (1990:17). Bunların, o kişiliğin
mantıksal ve analitik veçheleri değil, idrak edilebilirliğin toplumsal olarak
kurumlaşmış ve devam ettirilen normları olduğunu söyler. �İdrak edilebilir�
toplumsal cinsiyetler, toplumsal cinsiyet, cinsiyet, cinsel pratik ve arzu
arasındaki tutarlılık ve de devamlılık sürecinin kurulmasını ve sürdürülmesini
sağlar. �Aykırılık� ve �tutarsızlık� da bunlara bakarak anlaşılır. Bu süreçte onlar
dışlanan, yasaklanan veya hoş görülmeyenlerdir. Burada normatif olanı
toplumsal yasalar ve algılayışlar belirler. Toplumca onaylanan veya idrak edilen
kimlikler, �tutarlı� toplumsal cinsiyet normlarından oluşan bir düzen içerisinde
oluşabilirler (1990:17). İktidar ancak bu �tutarlı� olarak algılanan toplumsal
cinsiyetler üzerinden ve içerisinden yürütülebilir. �Tutarlı� ve istenilen kimlikler,
bu toplumsal cinsiyetler doğrultusunda kurgulanan düzenleyici pratiklerle
oluşturulurlar, onların sonucudurlar. Bu pratikler içerisinde �kadınsı� ve �eril�
olan arasında bir karşıtlık kurulur ve bunlar �kadın� ve �erkek�in ifadesel
özellikleri olarak anlaşılır. Bunlardan birinin diğerini zorunlu olarak arzulayacağı
varsayılır. Arzu ancak varsayılan bu ikili arasında olabilecek bir olgu olarak
görülür; arzu heteroseksistleştirilir. Bunların dışında oluşan diğer toplumsal
cinsiyete bağlı kimlikler �sapkın� ve/veya �aykırı� olarak görülürler. Bunlar
gelişimsel hatalar ve mantıksız olgular olarak görülürler (1990:17-18). İktidar,
bu heteroseksist arzu üzerinden uygulanır. Erkek olan, kadın olan üzerinde bu
heteroseksist arzu sayesinde bir erk kurar ve diğer toplumsal cinsiyetleri ve
arzuları dışlayarak bastırır.
�Erkek�ler, yukarıda söylenenler çerçevesinde bakacak olursak kendi
içinde tutarlı, �farklı� sayılan hiçbir eğilime sapmayan, belli bir kendilik bilinci
dolayımıyla kurulmuş toplumsal cinsiyet �öznellik�lerine3 sahip, bu yüzden de
kendilerinin her şeylerinin farkında olup kendilerini kontrol edebilen �birey�ler
olarak tasavvur edilirler. Hâlbuki bu tür bir bireyselliğin dolayısıyla öznelliğin,
yapılan kuramsal tartışmalarla � özellikle Foucault bu konuda öncü bir isimdir �
varlığının belli bir doğal hakikati taşıdığı iyice tartışmalı hale gelmiştir. Bu
nedenle �özne� ve �öznellik� kavramları üzerinden Aydınlanma döneminden bu
yana dile getirilen kuramsal tartışmalara değinmek gerekir.
Aydınlanma düşüncesinde tüm vurgulamaların temelinde �birey� söz
konusuydu. Descartes�da birey, bir özne olarak, dünyadaki tüm deneyimin ve
bilginin temeli olan bir öznelliğe ve kendilik imgesine sahiptir ve dünyaya
rasyonel yetisiyle o anlam verir. Kant, tüm deneyimlerimizin ve tasarımlarımızın
ancak �ben� diyebilen ve belli bir kendilik düşüncesine sahip bir varlık
aracılığıyla bir bütünlüğe ve birliğe kavuştuğunu ileri sürer. Rousseau da her
bireyin farklı ve eşsiz olduğunu, herkesin ayrı bir hikâyesi olduğunu söyler.
Aydınlanmanın bireyi, kendini merkeze koyan, aklıyla ön plana çıkan, kendine
yeterlik duyusu içerisindeki ve dünyadan bağımsız bir öznelliğe sahip bir
öznedir. Heidegger ise, buna karşı çıkarak, hiçbir insanın dünyadan ayrı varlıklar
olamayacağını ve deneyimlerimizle ona bağlı olduğumuzu vurgular. Ona göre,
özne için temel mesele varolmaktır hâlbuki ondan önceki düşünürlerin çoğu akıl,
ruh, algı v.b. insan deneyiminin rastlantısal bir özelliğini seçip öznelliği onunla
tanımlamışlardır. Bu Heidegger�e göre oldukça yapay ve seçici bir tutumdur
(akt. Mansfield, 2006:26-38).
Kendine yeterli, kendi öznelliğinin tümüyle farkında olan, kendi içinde
bütün özne düşüncesine temel bir itiraz Freud�dan gelmiştir. Ona göre özne
bölünmüş bir nitelik arz eder. Freud, bilinçten farklı, hatta ona karşıt olan
bilinçdışını ortaya koyar. Bilinçdışı daima bilincin içerisine sızar. Bilinçdışı
varoluşu etkiler ve gündelik yaşamın içerisinde bazı hareket, jest ve
davranışlarda kendisini ortaya koyabilir. Bilinç bilinçdışını bastırmaya çalışır,
bilinçdışı da çeşitli yollarla (rüyalarda, nevrotik belirtilerde v.b.) buna karşı
koyar. Özne, toplumsal ve kültürel olarak birleştirilmiş bilinçli zihinsel
süreçlerle, bilinçdışının tehdit edici ve itiraf edilemeyen itkileri arasında
bölünmüştür, dolayısıyla şiddetli enerjilere ve çatışmalara açık bir öznellik söz
konusudur. Yani özne Freud�a göre, duygulanımlarıyla ve değerleriyle diğer
öznelerden ayrılır (akt. Mansfield, 2006:39-43).
Freud�a göre, bozulmamış, el değmemiş bir öznellikle dünyaya
gelmeyiz. Öznelliğimiz bize ailemiz ve çevremizdeki diğer insanlarla olan
karşılıklı etkileşimimiz dolayımıyla yavaş yavaş aşılanır. Özellikle bu etkileşim
bizim kendimizi diğerlerinden ayrı olduğumuzu fark etmemizi sağlar. Bu bizde
karmaşık, dinamik ve kimi zaman da belirsiz bir psikolojik yapılanmanın
oluşmasına vesile olur. Fakat Freud, özneyi bir �şey� olarak ele alır. O da
öznenin bilinebilir, analiz edilebilir, öngörülebilir bir içeriğe sahip, tamamlanmış
bir yapı, gerçek bir şey olduğunu düşünür, modern bireyi vurgulayan bir
�öznellik� anlayışını sahiplenir (akt. Mansfield, 2006:20).
Sabit, kendi içinde tutarlı, bireysel bir �özne� kavrayışına en radikal
eleştiri ve bundan kopuş Foucault�yla söz konusu olur. Foucault da Freud gibi,
öznelliğin yaşam boyunca sürdürülen bir inşa olduğunu ileri sürer fakat onun bu
inşa yorumu Freud�unkinden oldukça farklıdır. Freud, her ne kadar öznelliği
insanlar arasındaki etkileşimler vasıtasıyla kurulan bir olgu olarak ele alsa da,
öznelliği bireysel, sabitlenmiş, saptanabilir, insanların psikolojik
yapılanmalarının kaçınılmaz bir unsuru olarak görmekteydi. Foucault ise,
öznelliğin iktidar oyunlarının veya ilişkilerinin bir sonucu olduğunu yani sabit,
bireysel, bilinebilir, özerk bir öznellik düşüncesinin insanları belli kategoriler
içerisinde tanımlamak, sınırlandırmak ve kapatmak için kurgulanmış bir şey
olduğunu ileri sürüyordu. Yani öznellik, insanın kişiler arası etkileşimler yoluyla
oluşan psikolojik yapılanma sürecinin kaçınılmaz bir parçası değil, toplumsal
iktidar ilişkileri tarafından insanlara dışarıdan empoze edilen, onlara bedenletilen
bir kurguydu. Bu anlamda onun yaklaşımı �karşı�öznel�dir (anti-subjective). Bu
yaklaşımla kendine ait bir farkındalığı olan, kendi içerisinde başlayıp biten, tüm
bilgi ve deneyimin sahibi bir �ben�lik ve bu benliğin etrafına örüldüğü düşünülen
bir �öznellik� düşüncesi sarsılmaktadır. Bu da öznelliğin bir kurgu ya da
sonradan bedenlenen bir şey olarak tutarsız, çelişik ve sürekli yeniden üretilen
bir deneyim süreci olduğunu gösterir.
Foucault�ya (2005:63) göre özneleşme süreci, iktidar tarafından tabi
kılınmayı içerir. Özne olma süreci kişiler arasında kurulan ilişkiler vasıtasıyla
oluşur. Bu da, kişinin başkalarının denetiminde olmasına ve karşılıklı bağımlılığa
neden olur. Bunun yanı sıra, özne bu ilişkisellikler içerisinde geliştirdiği vicdan
ve öz bilgi yoluyla kendi kimliğine de bağlanır. Bu süreç içerisinde kadın ve
erkek olma kişiler arasında bir denetim ve bağımlılık ilişkisi kurar. Kendi
hakkında da bir vicdan ve öz bilgi oluşturur. Bu vicdan ve öz bilgi sayesinde
başkalarına olan tabiyetini olumlar ve tanır.
Belli bir iktidar biçiminden söz edebilmemiz için, belli kişilerin
başkaları üzerinde iktidar uyguladığını varsaymak zorundayızdır. İktidar ancak
ilişkiler üzerinden ve vasıtasıyla kurulabilir (Foucault, 2005:70).�Yalnızca
birilerinin başkalarına uyguladığı iktidar vardır� (2005:73). İktidar ilişkileri,
büyük oranda gösterge üretimi ve değiş tokuşu yoluyla işlerler. Fakat kesinlikle
iletişim ilişkilerine indirgenemez. İktidarın kendine özgü bir niteliği vardır. Belli
terbiye teknikleri, tahakküm süreçleri, itaat elde etme biçimleri gibi amaçlı
etkinlikleri de içerir. İktidar belli yapılar içinde biçimlense bile sadece edimde
vardır (2005:71-73).
Foucault�ya göre:
�İktidar, mümkün eylemler üzerinde işleyen bir eylemler kümesidir,
eyleyen öznelerin davranışlarının kaydolduğu imkân alanı üzerinde yer alır:
Kışkırtır, teşvik eder, baştan çıkarır, kolaylaştırır veya zorlaştırır, genişletir ya da
sınırlar, aşağı yukarı muhtemel hale getirir; uç noktada kısıtlar ya da mutlak
olarak engeller; ancak eylemde bulundukları ya da bulunabilecekleri ölçüde
eyleyen özne ya da özneler üzerinde eylemde bulunma biçimidir. Başka eylemler
üzerindeki bir eylem kümesi� (2005:74).
Foucault, �davranış� kavramının iktidar ilişkilerinin kendine özgü
yönünü en iyi ifade eden kavramlardan biri olduğunu düşünür. Ona göre
davranış, hem kişinin kendi davranışını hem de başkalarına yol göstermesini
belirtir. İktidarın uygulanması bu davranışları yönlendirme ve olası sonuçları
düzene koymaktır. Bu düzenleme ve yönlendirme yukarıda belirtildiği gibi
eylemler üzerinden yürütülür. Fakat bu eylemler sadece fiili ve o an yapılan bir
olgu olarak değil, aynı zamanda potansiyel ve geleceğe yönelik olarak da var
olurlar (2005:73,74). �Toplum içinde yaşamak, başkalarının eylemleri üzerinde
eylemde bulunmanın mümkün olduğu -ve fiilen sürüp gideceği- bir şekilde
yaşamaktır� (2005:77).
İktidar bir �yönetim� sorunudur. Bu bağlamda yönetmek, kişilerin
eylem alanını yapılandırmaktır. İktidara özgü ilişki kipi ne sözleşmede ne de
mücadelede aranmalıdır, bu ilişki, özel bir eylem kipinde, yani yönetimde
aranmalıdır. Diğer tüm eylem kipleri ancak iktidarın araçları olabilir (2005:75).
Foucault�da orijinal olan iktidarın, bir hükmeden hükmedilen ilişkisi olmayıp,
her kişinin birer özne olarak hem iktidarı uygulayan hem de iktidarın
uygulandığı taraf olduğunu belirtmesidir. Toplumda yaşayan her birey, aynı anda
birbirlerinin ve başkalarının eylemleri üzerinde fiili ya da potansiyel olarak
eylemde bulunurlar. Öznelliklerini de ancak bu iktidar ilişkileri içerisinde
kurarlar, bu ilişkiler dışında bir öznellikten söz edilemez.
İktidar, kendisini geliştiren, dönüştüren, örgütleyen ve bağlama göre
değişen süreçlerle donatan bir olgudur. Asli ve temel tek bir iktidar ilişkisinden
bahsedemeyiz. Birçok farklı iktidar biçimi vardır. Bu biçimler bazen kesişirler,
bazen birbiriyle çatışırlar, birbirlerini engeller, sınırlandırır ve pekiştirirler
(2005:79).
Foucault, iktidarın ancak �özgür özneler� üzerinde ve onlar ancak
�özgür� oldukları sürece var olabileceğini ileri sürer. Onun �özgür özne�den
kastettiği şudur: Belli davranış biçimlerinin, hareketlerin, algıların, tavırların,
tepkilerin oluşabileceği ve benimsenebileceği bir alan içerisinde yaşayan bireysel
ve kolektif özneler. Bir iktidar ilişkisinden söz edebilmemiz için, insanın hareket
edebileceği hatta kaçabileceği bir bağlam gerekmektedir. Özgürlük iktidarın
işleyebilmesi için gereklidir, özgürlüğü iktidar ilişkisinden çektiğiniz anda bu
salt ve kaba bir şiddet, tahakküm ilişkisine döner ve o noktada iktidardan söz
edilemez. Bu yüzden özgürlük, iktidarın bir ön koşuludur ve ona içkindir.
Direnme, kaçınma, kurtulma ihtimalinin bulunmadığı bir iktidar ilişkisinden söz
edilemez (2005:75-80).
Foucault, bu ilişkiler içerisinde �kendilik�in, kendini anlamlandırma
çabasından başka bir şey olmadığını belirtir. Kendilik, öznenin hizmetinde olan
kendilik pratiklerinin özü disipline eden teknikleri vasıtasıyla yaratılan bir
�hüner sanatı� olarak da görülebilir (akt. Whitehead, 2002:101) . Erkeklik
pratikleri de bu kendilik pratiklerinin başlıcalarındandır. Bir özne bu pratiklerin
disipline edici teknik ve yönleriyle, bedeni üzerinden kendi �erkeklik�ini kurar.
Özneleşme sürecinde beden, iktidar rejimleri tarafından tabi kılınan ana
öğedir, o bir özne olarak imlenir ve yaratılır. Foucault bu noktada �söylemsel
özne� kavramını geliştirir. Özne söylemler yoluyla inşa edilir ve / veya kurulur.
Bu bağlamda söylem kavramı farklı bir anlam kazanır. Sadece dil ve pratiği ima
etmemekte, bunun yanında özneyi �birey� olarak imleyen ve mümkün kılan
araçları da belirtir (akt. Whitehead, 2002:101-102).
Foucault�ya göre söylemler, verili bir anda ve bir kültürel bağlamda
neyin konuşulabilir ve yapılabilir olduğunu kapasiteleri oranında işaret eden bilgi
ve gerçeklik hususlarını taşırlar. Bir anlamda toplumsal ağın dokunmasıdırlar
(akt. Whitehead, 2002:103). Söylemler kendimizi bilmemizi sağlayan araçlardır.
Bilgi ve gerçeklerin geçerliliğini beyan eder veya reddeder. Diğerleriyle ve
kendimizle düşünümlü süreçler üzerinden iletişim kurmamızı sağlar. Söylemler
tek bir toplumla veya kültürle sınırlandırılamaz, tüm sosyal çevreye nüfuz eder.
Egemen söylemlerin anlamlarının, iktidarın kendine özgü rejimlerinin tarihsel
olarak inşasında yer alan bilgileri normalleştiren ve düzenleyen kapasiteleri
vardır. Bu iktidar rejimleri söylemlerin dışındaki bireyler tarafından üretilmezler,
aksine bireyler bu söylemler üzerinden iktidarı kurduklarından ve
kurulduklarından dolayı belirli siyasi kategorilerin çıkarlarına hizmet ederler.
�Erkekler� de böyle bir siyasi ve toplumsal kategoridir (Whitehead, 2002:104).
Eril bir kimsenin, bu iktidar ilişkileri içerisinde toplumsal cinsiyetini
hangi süreçlerle ve nasıl edinip bir �özne� haline geldiği noktasında devreye
Judith Butler�ın �icrai� (performative) kavramı girer.
Butler�a (1990:24-25) göre, toplumsal cinsiyet bir isim ya da serbestçe
dolaşan vasıflardan oluşan bir inşa değildir. Toplumsal cinsiyet, onun tutarlılığını
düzenleyen pratikler tarafından icrai olarak üretilir ve zorlanır. Toplumsal
cinsiyet bir fiiliyattır, fakat bu fiiliyat kendisinden önce var olduğu söylenen bir
özne tarafından yapılmamıştır. Eyleyiş her şeydir. Toplumsal cinsiyet
ifadelerinin ötesinde bir toplumsal cinsiyet gerçekliği yoktur. Bu gerçeklik,
toplumsal cinsiyetin sonuçları olduğu söylenilen ifadeler tarafından icrai olarak
meydana getirilir.
Toplumsal cinsiyete anlamını veren, icra edilen bu jestler, hareketler ve
temsillerdir. Bu icra ediş, söylemler içerisinden ve vasıtasıyla olur. İcra edilerek
yaşanılan ve özdeşleşilen toplumsal cinsiyetin özünün olduğu varsayılır. Hâlbuki
bu toplumsal cinsiyet özü ve özdeşleşme, �üretilen imalatlardır� (Butler,
1990:136). Bir anlamda toplumsal cinsiyet kendi menşeini saklayan bir inşadır.
Kültürel kurgular olarak iki zıt ve farklı toplumsal cinsiyetin (kadın � erkek)
icrası, üretilişi ve sürdürülmesinde zımni bir mutabakat vardır ve bu inşaların
inanılırlığı bu mutabakat sayesinde sağlanır. Bu mutabakata uymayanlar ise
cezalandırılır ve onun �gerekliliğine� ve �doğallığına� inandırılmaya zorlanırlar
(1990:140). Daha önce de belirtildiği üzere Butler, cinsiyetin bu normatif
anlamda çoktan bir toplumsal cinsiyet olduğunu ileri sürüyordu. Cinsiyet
normatif ve ikili, toplumsal cinsiyet ise cinsiyeti kapsayan ama onu da aşan
çoklu bir olguydu (1990:7). Oysa bu �cinsiyet� sadece bir norm olarak işlev
görmez, aynı zamanda hükmettiği bedenleri üretir de. Onu ayırır, dağıtır ve
farklılaştırır. Bu normatif cinsiyet düzenlemeleri bedenlerde zorla maddileştirilir.
Bu maddileşme de söz edilen normatif icraatların tekrar edilmesiyle sağlanır. Bu
tekrarlar aktif bir şekilde yürütülür ve aktarımsaldır; maddileşme sürecinin de
tekrarlara dayanması onun asla tamamlanmadığını gösterir (Butler, 1993:1-2).
Yani toplumsal cinsiyet kültürel anlamda inşa edilip bitirilen bir süreç değildir,
toplum içerisinde insanın tüm yaşamı boyunca yeniden yeniden icra edilerek inşa
edilir.
Bedenin normatif cinsiyetler doğrultusundaki böylesine maddileşmesi
iktidarın en üretici etkisi/sonucu (effect) olarak görülmelidir. Butler�a (1993:2)
göre icra etme (performativity), düzenlediği ve sınırladığı fenomeni üreten
söylemin tekrarlayıcı iktidarı olarak görülmelidir. Toplumsal cinsiyet, bu
düzenleyici, sınırlayıcı ve sürdürücü iktidar söylemleriyle kişilerin �insan�
olarak nitelenmesini sağlar. Toplumsal cinsiyet ilişkilerinin matrisi �insan�ın
meydana çıkışından öncedir. Toplumsal cinsiyetin inşası dışlayıcı araçlarla işler.
�İnsan�, �insan olmayan�ın karşısında ve üzerinde üretilir (1993:7-8).
Butler, eyleyen bir iktidar olmadığını, sadece kendi sürekliliği ve
değişkenliği içerisinde iktidar olan, tekrarlayan bir eylem olduğunu savunur.
İktidarın gücü onun icra yoluyla tekrarlanabilmesinde yatar (1993:10-14).
O halde Foucault ve Butler�ın söylediklerinden hareketle erkekliklerin
de birer öznellik oluşumu ve konumu olduğunu savlayarak şöyle bir açıklama
yapabiliriz: İktidar ilişkileri olmadan herhangi bir öznellik olamayacağına göre,
iktidar ilişkileri olmadan da herhangi bir toplumsal cinsiyet ya da erkeklik
öznelliğinin de varolamayacağı söylenebilir. Erkeklikler öznellikler olarak icra
ve söylemler dolayımıyla kurulurlar. Bir toplumdaki egemen söylemler, iktidar
ilişkileri dolayımıyla insanları cinsiyetleri üzerinden neyi yapabilecekleri ya da
neyi yapamayacakları konusunda yönlendirirler. Gerek erkekler gerekse kadınlar
açısından heteronormatif4 bir toplumsal cinsiyet biçimlenmesinin türevleri inşa
ve empoze edilir. Bu heteronormatif öznellik oluşumları ataerkil ilişkiler ve
deneyimler içerisinde yeniden inşa edilirler. �Erkeklik� ve �kadınlık� öznellikleri
birbirlerine karşıt, birbirlerini tamamlayıcı ve birbirlerine bağlı şekilde
kurgulanırlar. �Erkeklik�in, �kadınsı� veya �kadın� olmayan olduğu varsayılır ve
erkekliğe bağlı öznellikler bununla ilgili normatif söylemler tarafından
sınırlandırılır ve inşa edilir. Özellikle iktidarın erkekliğe bağlı öznelliklerle
doğrudan bir ilişkisi vardır, iktidar �erkeklik�le özdeşleştirilir. Erkekliğe bağlı
normatif ve hegemonik öznellikler iktidara içkin bir şekilde kurulurlar.
Kadınlıklar da erkeklikle özdeşleştirilen bu iktidarın olmazsa olmaz bir
tamamlayıcısı ve bütünleyeni olarak inşa edilirler. İktidar ilişkilerinin
sürdürülebilmesi için bu öznellikler arasında belli bir uyumun ve ortaklığın
olacağı varsayılır, farklılıklar arasındaki bir uyumun ve ortaklığın.
Yaşanılan deneyimler özneler arasıdır, bireysel ve sabit değil, toplumsal
ve süreçseldir. Bu özneler arasılık ve diyalog toplumsallık ve farklılık tarafından
imlenmiş durumları içerir (Moore, 1994:1-3). �Erkek� olmak, bireysel ve sabit
olmaktan çok, grup içerisindeki diğer öznelerle beraber kurulan deneyimsel yani
icra edilerek yaşanılan bir süreçtir. İcraat ve deneyimden başka bir şey olmayan
erkeklik, ontolojik varlığını ve gerçekliğini ancak yaşanılan grup veya toplum
içerisinde kazanır. Paylaşılan ortak bir deneyim ve icra etme yoksa erkeklik de
yoktur.
Yine Moore�un belirttiği üzere, öznellikler içinde öznellikler söz
konusudur. Kişilerin bu öznellik konumlarını algılama ve deneyimleme süreçleri
birbirinden farklıdır (Moore, 1994:57-60). Yani erkeklerin de erkekliklerine
bağlı öznelliklerini yaşama şekilleri ve algılamaları birbirinden farklıdır;
öznellikler içerisinde öznellikler söz konusudur. Özellikle �erkeklik� ve
�kadınlık� öznelliklerinin birbirlerine karşıt ama birbirlerini tamamlayan,
oluşturan, birbirleri için �olmazsa olmaz� bir ikili olarak tasavvur edilmesi bu
farklılaşmaları artırır. Buradaki farklılaşmalar krizleri, engellenmeleri ve
etkileşimsizliği de içinde barındırır. Diğer bir deyişle, bu öznellikler çoğu zaman
içinde yaşanılan toplumun varsaydığı gibi ideal bir şekilde yaşanamaz.
Bu savımı, en azından 2003 Haziran-Ekim ayları arasında Ankara �
Yatıkevler gecekondu mahallesindeki kahvehanelerde, gecekonduda yaşayan
erkekler üzerine yaptığım alan araştırmasına dayalı gözlemlerimden yola çıkarak
ileri sürebilirim. Kadınlar Yatıkevler�de yaşayan erkekler açısından iki biçimde
belirleyicidir; eşleri ve sözdeki ya da öteki kadın olarak.


C.Ü. Sosyal Bilimler Dergisi Mayıs 2008 Cilt: 32 No:1 73-92

Çalışmanın tamamı için:

http://rapidshare.com/files/140051690/KADINLIK_DOLAYIMIYLA_ERKEKL__304_K_oeZNELL__304___286___

http://www.lilithkolektifi.com


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!Arkadasina Gönder!

0 yorum yazilmistir

« Önceki :: Sonraki »