Furuğ Ferruhzad
28/8/2008 ·
İranlı şair, yazar, oyuncu, yönetmen, ressam. İran'ın 20. yy'da yetiştirdiği en önemli kadın şairlerindendir
Babası Albay Muhammed Ferruhzad ile annesi Turan Veziriteber hanımın yedi çocuğundan üçüncüsü idi. Mahalle mektebinde 9. sınıfa kadar devam ettikten sonra kız sanat okuluna gitti. Burada resim, dikiş-nakış ve el sanatları öğrendi. Hicivci şair Füruğ, 16 ya da 17 yaşlarına geldiğinde Perviz Şapur ile evlendi. Eğitimine kocasının yanında Ahvaz'da devam etti. Bir yıl sonra tek çocuğu olan Kāmyār'ı dünyaya getirdi. Evliliğinden iki yıl sonra 1954 yılında Füruğ, eşinden ayrıldı. Mahkeme Kāmyār'ın velayetini kocasına verdi.
Füruğ, Tahran'a geri dönüp şiir yazmaya devam etti ve Esir adını verdiği ilk kitabını yayınladı.
1958 yılında İbrahim Gülistan'la tanışır ve dokuz ayını Avrupa'da geçirir. Şair bu dönemde yaşamının esin kaynağı olan şiirlerine devam eder ve hızla iki kitabını daha piyasaya sürer. Bunlardan ilki Duvar ve diğeri de İsyan'dır.
İranlı cüzzam hastalarını ve onların sorunları ile ilgili olarak Tebriz'de film yapar. 1962 yılında filmi Kara Ev adını verdiği filmiyle dünyanın çeşitli yerlerinde ödüller kazanır. Film çekimi sırasında cüzzamlılar evinde tanıştığı Hüseyin Mansur isimli çocuğu evlat edinir.
1963 yılında Füruğ, Yeniden Doğuş adlı eserini yayınlar. Artık şiirde olgunlaşma dönemidir ve sanatsal düzeyi yüksektir. Bu kitabıyla şair, İran şiirinde derin ve etkileyici değişikliklere yol açmıştır.
13 Şubat 1967 tarihinde öğleden sonra saat 14.30'da stüdyoya gitmek için hızla seyir halindeyken karşısına çıkan okul aracına çarpamamak için direksiyonu kıran Füruğ, aracından fırlayıp, boynunun kırılmasıyla 32 yaşında hayata gözlerini yummuştur.
Modern İran şiirine önemli katkılar sağlayan şairin ölümünden sonra çalışmaları Soğuk Mevsim adı altında bir kitapta toplandı. Michael Hillman, Yalnız Kadın adıyla onun hayatını ve şiirlerini 1987 yılında yayınladı. Şairin şiirleri ve yaşamı hakkında daha pek çok makale ve kitap yayınlandı. Hayatı filme çekildi.
Füruğ Ferruhzad, şiirlerinde kadınların sorunlarını ele almakta, İran toplumunun kadınlara karşı uyguladığı ayrımcılığı eleştirmektedir. Bu fikirleri zaman zaman şiddetli tartışmalara yol açmıştır. İran'da kadınların yaşamlarının daha iyi hak ve koşullara kavuşmasını savunmaktaydı. Dönemindeki Şah'ın despotluğuna da karşı çıkmıştır. Şiirleri kimi zaman İran toplumunca erotik bulunmuştur.
Ünlü İranlı yönetmen Abbas Kiyarüstemi'nin 1999 yapımı Rüzgar Bizi Sürükleyecek filminin adı, şairin bir dizesinden alıntıdır.
Kitapları [değiştir]Tutsak (Esir) (1952)
Duvar (1957)
İsyan (1959)
Yeniden Doğuş (1964)
İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına (Bu kitabı tamamlayamadan 1967'de öldü.)
VİKİPEDİ
Molla sansürüne uğramış şiirlerinden biri:
GÜNAH
'Büyük bir zevkle günah işledim.
Ateş gibi sıcak bir kucakta,
kollar arasında günah işledim.
Alev alev yanan hınçlı öfkeli kollar.
O kapkaranlık, sakin, gizli odada,
sırlarla dolu gözlerine baktım sevgilimin.
Yalvarışlarının sonsuz zevkine yanıt verircesine,
kalbim heyecanla titredi göğüslerimin içinde.
O kapkaranlık, sakın, gizli odada,
yanı başına oturdum sevgilimin hüzünle.
Dudakları dudaklarıma arzu akıttı.
Hüznünden kalbimin kurtuluverdim bir anda.
Kulaklarına bir aşk öyküsü fısıldadım:
Seni istiyorum sevgilim seni.
Seni istiyorum bengisu kucak.
Seni istiyorum benim çılgın sevgilim seni.
Gözlerinden arzu fışkırdı sevgilimin.
Kadehte kırmızı şarap dans etmeye başladı.
Yumuşacık yatağın ortasında vücudum
sarhoşça titredi göğsüne doğru.
Büyük bir zevkle günah işledim
titreyen, kendinden geçmiş vücudumla.
Tanrım ne yaptığımı nasıl bilebilirdim
o kapkaranlık, sakin, gizli odada. '
Yorum (0) Yorum yaz!
*Nişanyan Dışkı Skandalı ve Ahlak *
13/8/2008 ·
*Nişanyan Dışkı Skandalı ve Ahlak *
Varlık Ağustos 2008
Süreyyya Evren
Sanatçı bir arkadaşım, Beyoğlu'nda yürürken, bir akşamüstü, Fransız
konsolosluğunun sokağında, bir kadını sakınmaksızın döven bir adam gördüğünü
anlatmıştı. Bağırış çağırış � tekme tokat. Sokağın girişinde dikilip dayak
sahnesini izlemiş, eşikte sallanarak neredeyse, tereddütler içinde, bir
türlü olayın sokağına giremeyerek, ama İstiklal'de yoluna devam da
edemeyerek. Neden?
Evet, sordum, neden, ne düşündün, ne hissettin? Bir yandan demişti, bu
müdahale edilmemesi gereken bir karı koca kavgası olabilirdi, yaklaştığım
anda ben kadın tarafından da dışlanabilirdim. Ikincisi adam beni de
korkutuyordu. Üçüncüsü birisinin birşey yapmasını bekliyordum sanki. Sokağın
girişinde başını çevirip sahneyi izlemekle yetinen her bir yeni izleyici
beni de kilitliyordu.
Bunlar ilk ağzından dökülenlerdi, konuşma biraz daha uzayınca
rasyonalizasyon ağır basmaya başladı, önce adamın fail olarak konumunun
önemini belirsizleştirici yorumlar dökülmeye başladı, olay
sıradanlaştırıldı, türlü benzetmelerle, çağrışımlarla, örneklemelerle nötr
gözüken başka olayların göze ters gelen bir versiyonundan ibaretmiş gibi
kodlanır oldu, sonra giderek adamın motivasyonlarını, ruh halini merak eder
olduk, bu noktaya acaba nasıl gelmişti, filmin görmediğimiz sahnelerinde
acaba kadın neler yapmıştı, acaba adam da babasından dayak yiye yiye mi
büyümüştü, vs. vs.
İstiklal Caddesi'nin bir yan sokağının eşiğindeki tereddüt, birkaç
sallanmadan sonra rayına oturmuştu; şimdi caddede yolumuza vicdan
muhasebeleriyle kan kaybetmeden devam edebilirdik.
Nişanyan Dışkı Skandalı ve Sessizlik Teklifi
Judith Herman travmatik durumlara tanık olmanın hallerini ele alırken hayati
bir noktanın altını çok net çizmişti: felaket ve acı doğal afetlerden
geldiğinde tanık kurbana sempati duymaya hazırdır ancak travmatik olay insan
yapısı olduğunda kurban ve fail arasındaki çatışmaya dair etik bir pozisyon
almak zorunluluğuyla karşı karşıya kalınır. Tarafsız kalmak ahlaken mümkün
değildir artık. 'Falin tarafını tutmak çok caziptir. Her fail seyircinin
hiçbir şey yapmamasını bekler... Kurbansa aksine seyirciden acının yükünü
paylaşmasını bekler. Kurban harekete geçme, söz verme ve unutmama talep
eder... Fail suçunun sorumluluğundan kaçmak amacıyla, unutmayı teşvik etmek
için elinden gelen herşeyi yapar. Gizlilik ve sessizlik failin ilk savunma
hattıdır. Şayet gizlilik başarılamazsa fail kurbanın inanılırlığına
saldırır. Kurban mutlak olarak sessiz olamıyorsa hiç kimsenin onu
dinlememesini sağlamaya çalışır. Bu amaçla düpedüz inkardan, en ince ve
kusursuz akılcılaştırmaya kadar bütün argümanları etkileyici bir sıraya
dizer. Her vahşetten sonra aynı bilinen itirazları bekleyebiliriz. Asla
olmamıştır; kurban yalan söylemektedir; kurban abartmaktadır; kurban buna
kendi sebep olmuştur; ve ne olursa olsun, zaman geçmişi unutmanın ve yola
devam etmenin zamanıdır. Daha güçlü olan failin gerçekliği adlandırma ve
tanımlamada daha büyük hakkı vardır
Nişanyan Dışkı Skandalı patlak verdikten kısa bir süre sonra Herman'ın
işaret ettiği süreçlerin dört koldan işletildiğini gördük. İki kişi
arasındaki çatışma genişledi ve çok sayıda kişinin dahil olduğu bir
gerçekliği adlandırma ve tanımlama çatışması yaşandı. Büyük ölçüde
kadın/erkek ekseninde kesilen taraflardan bahsettiğimiz düşünülebilir ama
aslında travmatik durum tanıklıklarında ne yapılması gerektiğine dair siyasi
içerimlere de sahip bir tartışmanın daha geniş siyaset alanını kapsayacak
biçimde tartışıldığı bir çatışma doğdu bu skandaldan. Bir siyaset stratejisi
tartışması değil ama bir siyaset etiği tartışmasıydı karşımızdaki.
Kurbanın talep ettiği eylem ve tavır alma kimilerini tereddütsüz harekete
geçirirken kimilerini ürküttü, huzursuz etti. Kurbanın talep ettiği şekilde
tavır alma ihtiyacından kaçınmak isteyenler türlü manevralara başvurdular:
Failin failliğini belirsizleştirme, edimin yerini kaydırma, kurbanın
kendisinin kurbanlara sahip olduğunu ima etme, kurbanın anlatısında
boşluklar yakalamaya çalışma buna karşın failin anlatısını blok olarak kabul
etme, hatta kurbanın 'kurban rolü'nü 'oynadığını' anıştırma ve sözkonusu
fiilin sosyal onamalardan ceza puanıyla da olsa geçmiş çok daha hafif başka
fiillere son derece yakın olduğunu savlama, ve son olarak fiile somut eylem
talebiyle isyan edenlerin sağduyuyu temsil etmediğinin gerçekte tüm makul
insanlarca görülebileceğini düşündürtmeye çalışma.
Bu elbette, biraz da, katilin güçle donanmış cazibesi, ve maktülün ne kadar
erdemli olmuş olursa olsun yaydığı ceset kokusudur. Katilin öldürebilmiş
olmasının arkasında bir yerlerde saklandığına bizleri ikna ettiği haklılığı
ve maktülün öldürülebilmiş olmasının acımasızca içimize kurt gibi düşürdüğü
nihai haksızlığıdır. Nişanyan Dışkı Skandalı'nın bir kez daha örneklediği
gibi katıksız liberal pozisyon katilin haklılığının normalleştirilmesi ve
cinayetin nötrleştirilmesi üzerine kurulu. Sözgelimi konunun tartışıldığı
bir televizyon programında Ali Bayramoğlu bir yandan olayın gerçekleştikten
bir ay sonra hem de jandarma tarafından basına sızdırıldığını bir komplo
ihtimalini sezdirerek vurguluyor, bir yandan da tüm sözcük seçimleri ve
adlandırmalarıyla edimdeki sertliği yumuşatıyor, yuvarlıyor, ve de faile
karşı eylem talebini 'feministler' adlı marjinal ve aşırılıkçı
kavrayışlarıyla bilinen bir gruba endeksliyordu.
'Nötr' efektli bir dille failden yana kanaati beslemenin veciz bir örneği
olarak bağımsız internet ansiklopedisi wikipedia'nın Türkçesi olan
vikipedi'deki Sevan Nişanyan maddesinde olayın nasıl aktarıldığını
alıntılayabiliriz: '2008 yılında eşi Müjde Nişanyan ile yaşadığı ailevi
problemler nedeniyle magazin basınına malzeme oldu. Feminist söylemi
benimseyen bazı grupların protestolarına maruz kaldı.'
Eşine karşı şiddet uygulamamış ama bazı ailevi problemler yaşamıştır (bu da
'bok dökme'yi aile arasında hep görülen şeylerden biri olarak gösterme
eğilimini besler) ve bu skandal tüm basında ele alınmamış, magazin basınına
malzeme olmuştur! Şikayetçi olanlar da marjinal ve aşırılıkçı feminist
gruplardır sadece � aklı başında herkes değil!
Köylülere dışkı yedirilmesi gibi hadiselere karşı çıkanları Amerikan
emperyalizminin bölgedeki çıkarlarıyla örtük biçimde korkutanların tutumuna
benzer bir tutumla Beyramoğlu ve Mahçupyan da Nişanyan Dışkı Skandalı'na
tepki gösterenleri Agos'a, Hrant Dink'in çizgisine ve genel olarak
anti-milliyetçi eleştirelliğe saldıranlar olarak kodlamaktan çekinmediler.
İşin acı tarafı, Agos'a ve tüm o çizgiye en ağır zararı veren Nişanyan
olmadı Mahçupyan oldu. Türkiye'nin milliyetçiliği kabarmış siyasi
sahnesinde, Agos'un bu denli önemli bir mirası sırtında taşıdığı bir dönemde
içerden böyle bir darbeye maruz kalması milliyetçiliğe karşı cephe almış
kadınlı erkekli pek çok kişi için esas 'travma'yı oluşturdu. Dışkı,
kavanozda durduğu gibi durmuyor. Feminizmi üzerine sifon çekilebilir bir öğe
olarak mimlemeye kadar vardırdılar işi.
Feministler ayrıca karı-koca arasındaki mahrem ilişkiye burunlarını en
uygunsuz biçimde sokan densizler güruhu olarak da konumlandırıldılar.
Dolayısıyla feminizmi böyle itenlere hala daha bu devirde özel olan
politiktir diye tekrarlamak gerekiyor. Karı koca arasına girilmez klişesinin
öncelikli handikapı karı koca arasındaki dengesizlikleri saklaması ve
müdahale edilemeyen bir iç egemenlik alanı tahayyül etmesi. Böylece bireyin
ev içi güç ilişkilerine terkedildiği bir durum doğmakla kalmıyor, bu güç
ilişkilerinin doğuracağı her türlü adaletsizlik karı-koca kalesinin
doğasıyla aklanabilir, açıklanabilir kılınıyor. Hoş, evliliğin olası
kadın-erkek ilişkilerinin en az mahrem formu, en kamusal, en sosyal
uzlaşmalara tabi formu olması gerçeği de görmezden geliniyor. En kamusal
forma en saklı formmuş süsü verilmeye çalışılıyor. Bu da evlilik içindeki
ahlaklı davranışı evliliğin dışarıya karşı saklı görüntüsünü koruma
kıstasıyla ölçülebilir addetmeye varıyor; artık ahlaklı olmak ev içi
gerçeğinin bir gereği olmaktan çıkıyor ve ev-içi adaletsizliklerinin
dışarıdan saklanması ahlaklı davranış sayılıveriyor! Varsayılan mahremiyet
ev içi gerçeğini genel ahlak kurallarından bağışık tutsun isteniyor üstelik.
Böylece sözgelimi ahlaki değerleri belirli bir olgunlukta kavradığı
öngörülebilecek bir entelektüel, ev içi gerçeğinde aynı ahlaki değerlere
hesap vermiyor � o zihinsel ve fiziki mekanda değersizleştirilmiş öğeleri
(kadınları, köylüleri, çocukları) bokla terbiye etmek ansızın mübah
oluveriyor...
Tüm bu yoğunlaştırılmış sofistike saldırılar savunu hattını sürekli geriye
çekmeye itiyor mağduru ve mağdurdan yana olanları. Örneğin bir kadın da bir
erkeğin başından aşağı dışkı dökebilirdi demek ki bu feministleri
ilgilendiren bir mevzu değildir gerçekte argümanını ele alalım. Bu argüman
savunma hattını geriletiyor ve bir kaç örnekte tanık olduğum gibi Nişanyan'a
karşıyım ama bir kadın bir erkeğin başından aşağı dışkı dökseydi de karşı
olurdum diye çekince koymak zorunda hissediyor insanlar kendilerini.
Halbuki, yaygın güç orantıları çerçevesinde, bir kadın bir erkeğin başından
aşağı dışkı dökse bunu erkeğin dönüp en hafifinden kadını 'bir temiz'
dövmesi riskini göze alarak yapabilir ancak. Bir erkek bunu yaptığındaysa
fiziki ve ahlaki şiddeti dilediği an daha ileriye götürebileceği tehdidini
göstererek yapmaktadır. Burada duruyorum ama daha fazlasını da yapabilirim.
Nişanyan da 'savunusu'nda daha fazlasını yapabilecekken bu eylemle
'yetindim'in altını aynı üst perdeden çizmekteydi, neredeyse takdir edilmeyi
bekliyordu eşinin sağını solunu kırabilecekken kırmadığı, üçüncü kişilere
rezil olacak şekilde gözünü (morartabilecekken) morartmadığı ama eşinin
üzerinde sadece sembolik bir şiddet (kendi literatüre geçecek akılalmaz
ifadesiyle 'jest') uyguladığı için. Güç bende - ve güç dengesini suistimal
etmek ev içi gerçeğinde bir ahlaksızlık değil, en ahlaklı entelektüel için
dahi...
Yorum (0) Yorum yaz!
16/7/2008 ·
Tecavüz ve Cinsiyet Savaşları
Tecavüz ve Modern Cinsiyet Savaşları İnternet kaynagı; lilith kolektifi |
Yorum (0) Yorum yaz!
Neden Feminist Anti-Militarizm?
25/5/2008 ·
Neden Feminist Anti-Militarizm? http://www.lilithkolektifi.com |
Yorum (0) Yorum yaz!
Mekruh
25/5/2008 ·
Serpil Odabaşı
Yorum (0) Yorum yaz!
